Assembly – Ji jie hao – (2007) – Yapılan her fedakarlık ölümsüzleştirilmeyi hak eder.

434848731_bad6lfumkeslzvnns8ny0f6emyilsv5o6auufgl0o2l7tgbgAssembly orijinal adı ile “Ji jie hao” Çin Sivil Savaşı sırasında yitirdiği askerlerinin onurunu geri kazanmaya çalışan bir adamın yaşamını ele alıyor. Yüzbaşı Gu Zidi (Hanyu Zhang) isimli bu askerin yaşadıkları filme aktarılmış.

Buraya kadar konunun pek etkileyici bir yanı olduğunu söyleyemem. Bu tarz filmlerin Amerikan sinemasında bol örnek bulunmaktadır. Fakat Assembly her yönü ile iyi bir savaş filmi olmuş bana göre. Diğer filmlerle benzer unsurlar içermesine rağmen en azından Amerikan sinemasının ürünü olmamasından dolayı takdir ediyorum yönetmenini.

Çatışma, patlama sahneleri oldukça gerçekçi ve etkileyici. Hatta zaman oldu fazlaca abarttıklarını bile düşündüm fakat savaş böyle bir şey olsa gerek. Yine Amerikan filmlerinde olduğu gibi “gevrek” askerlerin olmayışı konuyu daha gerçekçi yapıyor sanırım.

Yaşanan savaşın tüm şiddetine ve insandan kopardıklarına rağmen, görevini başarı ile yerine getirmiş askerlerin savaş sonrasında “kayıp” olarak görülmesi yapılabilecek en kötü tanımla olur kanaatimce. Burada bahsedilen kayıp, ölü anlamanda değil tabi ki. Bu kayıp, esir kaçak veya başka türlü kayıp olan askerler için kullanılan bir terim. Şehit ailelerine 3 ton pirinç yardımı yapılırken kayıp ailelerine 1 ton yardım yapılıyor. Yine filmde bu konu ile ilgili olan güzel bir replik vardı. 2 tonluk farkın oldukça önemli olduğuna dair bir replik.

64051875cg8
Peki ya tüm askerlerini kendisine verilen doğrultuda yönetmiş olan bir komutanın savaş bittikten sonra birliğinde kalan tek “gazi” olması onun için ne anlama gelecektir. Bu durumun suçluluğunu yaşayan Gu Zidi ise kalan yaşamını askerlerinin onurunu kazanma mücadelesiyle geçirir.

Tipik bir savaş filmi olmasına rağmen konunun gerçeğe paralel olması ve gerçekten Gu Zidi isimli bir yüzbaşının başından geçenlerin anlatılması bakımından filmi izlemeğe değer buluyorum. Ayrıca biz ne zaman bu tip filmler çekebilecek teknolojiye erişiriz bilmiyorum.

99 Francs (2007) – Büyük daha iyidir!

99_francs_00_pbig

Evet. Kesinlikle etkileyici ve şaşırtıcı, insanı bir oraya bir buraya götüren, kendi benliğinde de seyahat ettirme zevki tattıran bir film aynı zamanda. Gerektiğinde izleyicisinin de fikrini kabul eden ya da kabul ettirten bir film. Üzerine zevkle düşünülebilen bir soru belki.

Filmle ilk karşılaştığımda Japon pazarı (Çin pazarı mı yoksa?) aklıma geldi. Çoğunlukla şu 1 tl lik ürünlerin yığıldığı sepetler dolusu plastik mallardan bahsediyorum. Arz talep ilişkisi, ürünler, tüketiciler, dağıtımcılar, üreticiler ve tüm bu ağın bağlantı elemanı olan reklamcılar. Adeta hormonlar gibi dengeleme yapmaya çalışan, ilgili maddenin ilgili birime ulaşmasını sağlayan aracılardan bahsediyorum.

Filmde verilen bir istatistik özellikle dikkatimi çekti. Sayıyı tam olarak anımsayamıyorum ama hayatımız boyunca maruz kaldığımız reklam adedi tahminlerimin epey üzerindeymiş. İşin can sıkıcı yanı radyo dalgaları kadar fevri bir biçimde buna maruz bırakılmamız. Düşününce mide bulandırıcı bir hal bile alabiliyor.

Reklamlar çarkı çeviren etmenler bana göre. Peki ya işin içinde olan birinden bunları dinlemek ister miydiniz? Bilmiyorum gördünüz mü halay çeken inekleri? Ya da inadına “kinder çaklıt” telafuzu yapan reklamları? Adeta erotik filmden farkı kalmayan çikolata reklamlarına de demeli? Yediğimiz çikolata bizi uzaya mı götürüyor? Yedikten sonra başka bir kişiliğe mi bürünüyoruz yoksa? İçerisinde bir dünya reçelimsi madde barındıran koca kekler gerçekte neden o kadar ”koca” değil peki?

elisa-tovati1
Aslında sorulacak çok sorum var. Liste böylece uzayıp gider. Aynı zamanda bu yazıyı yazarken filmin müziklerini dinlemem de zihnimi epeyce açtı gece gece. Film müzikleri bana göre mükemmel tasarlanmış. Octave (Jean Dujardin) ın içinde bulunduğu ruh hallerini iyi yansıtıyor. Özellikle kız arkadaşı ile olan bölümde etkilenmemek mümkün değil. Hele o “reklamsal aileye” ne demeli? Suratlarındaki o salak gülümseme ve tekrarlayıp durdukları replikleri? Cenin görüntüsü önündeki çılgın ve bir o kadar anlamsız dans? (http://www.youtube.com/watch?v=BDxI7O10kH0&feature=channel_page) Otomobille girilen şekerleme diyarı?

movies_0-9_99_francs_009369_11
Reklamlara bir bakacak olursak eğer hep sırıtan, gülen insanlar olduğunu görüyoruz karşımızda. Hiç birinin kusuru yok. Adeta mükemmel yaratılmışlar. Kilo problemleri yok, boy problemleri yok, dişleri kabul edilemeyecek kadar beyaz, traş olan dayımlar kas yumağı, ne bir sivilce ne bir iz söz konusu. Hepsi fabrikalarda üretilmiş gibi.

Kısacası koca bir yalandan ibaret bir dünya reklam dünyası. Yalan söylemek ve inandırmak mühim olan. Ne kadar çok mürit o kadar çok para ve üretim demek. İşte bu film bu işe giriyor biraz. Bilirsiniz gelenekçi ve zeki reklamlar vardır. Bu benim kendi düşüncem tabi. Çok miktarda yoğurdumuz var istemez misiniz?

vahina-giocanteGelenekçi reklamlara Calgon ve çamaşır makinasını izin almaksızın götürme eğilim olan dayımın geçtiği reklam örnek gösterilebilir. Zeki reklamlar ise yaratıcı bir sürecin ürünleri olup benzerlerinden kolaylıkla sıyrılan yapımlardır. Bundan bahsettim çünkü devamında reklamcılığı konu alan bu filmin ne kadar reklamcılıkla harmanlanmış bir yönetimi olduğunu söylemek istedim. Uyuşturucu madde kullanımı, kendi kendini arayış, depresyon, aldatma, yalnızlık, reklamların içinde olup reklamların yarattığı dünyanın esiri olmak bu filmi tanımlamak için kullanılabilecek diğer kelimeler olabilir.

Son zamanlarda izlediğim en yaratıcı bakış açısına sahip film diyebilirim. İzlemesi oldukça eğlenceli, sürükleyici ve süratliydi. Kesinlikle tavsiye ederim.

Conan the Barbarian (1982) – Crom bana intikam bağışla, bağışlamazsan da canın cehenneme!

movie-poster-conan-the-barbarianConan the Barbarian, 1982 yapımı John Milius filmidir. Film, Conan’ın küçüklüğünden başlayarak 20 li yaşlarının sonlarına kadar olan bölümü gözler önüne serer.

Conan henüz küçük bir çocukken köylerine çift yılan başı işareti taşıyan bir grup asker saldırır. Saldırı sırasında babasını, annesini ve halkını yitirir. Öksüz kalan Conan vakit kaybedilmeden köleleştirilir. Yıllarca bedensel kuvvet gerektiren bir işte çalıştırılır. Sonrasında bir gün güçlü yapısı ile keşfedilip başka bir hayata yelken açar. (meşhur olur)

Kısaca filmin Conan ile Thulsa Doom arasında geçen intikam savaşını olduğunu görüyoruz. Zaten bir Conan filminden de fazla bir şey beklemek mantıksız olacaktır diye düşünüyorum. Adamın çoluk çocuğa karışacak hali yok ya :)

Fakat tüm bu bilindik hikayeye rağmen filmin oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle film müzikleri mükemmel olmuş. Gerek filmin en başındaki kılıç dökme sahnesi gerekse özel efektler bakımından yeterli olmayı başarıyor. Yılına göre değerlendirecek olursak görsel efektleri yabana atmamak lazım.

Conan benim gözümde Schwarzenegger ile bütünleşmiş bir karakterdir. Filmin daha önce izlememiş olmama karşın birisi bana Conan’ı göster dese elimle Kaliforniya Valisini işaret ederdim :) . Thulsa Doom (James Earl Jones) filme epeyce renk kattığını düşünüyorum. Bunun dışında Bergman filmlerinden alışık olduğumuz Max von Sydow’u da bu filmde izleyebiliyoruz.

conan-barabarian-1-set-2

Conan the Barbarian kendisinden sonra çıkmış olan pek çok filme esin kaynağı olmuştur diye düşünüyorum. Filmde saçmalıklar da yok değil tabi. Bunların en göze batanları; iskeleti kalmış atların canlı atlar gibi dik durabilmesi, ilk sahnede o kadar uzaktan sallanan kılıcın Conan’ın annesine zarar verebilmesi ve Conan’ın cinsel bağlamda Cengiz Han’dan aşağı kalmadığıdır.

subotai

Ayrıca seyahat ederken neden koşuyorlar anlayabilmiş değilim. Yürüyerek gitseler gidecekleri yer kaçacak sanki. Schwarzenegger’in kararsız kalmış bakışlarını da film içerisinde görmek mümkün, yönetmenim şimdi ne yapayım der gibi bakınıyor ara ara :)

Bunlara rağmen izlemesi eğlenceli bir film. Özellikle müzikleri çok iyi. Eskilere dönmek isteyen herkese tavsiye olunur. Yenisini çekseler de izlesek.

Australia (2008) – Bir davar çobanı hikayesi

avustralya-australia-2008-dcdscr-imdb-72-turkce-alt-yazi

Australia, 2008 yapımı Baz Luhrmann filmdir. Konu itibari ile İkinci Dünya Savaşı öncesinde Avustralya’da beyazların uyguladıkları politikayı, dolayısı ile kayıp bir neslin nasıl yok edildiğini anlatma vaadi ile başlar yoluna.

Ama gelin görün ki konumuz bununla kısıtlı değildir. Hikayenin içinde bir çoban (celep?), torunu ve kızından başka bir yakını kalmamış bir Aborjin kralı – ki genelde kendisi bir ruh gibi yaşamaktadır, ayrıca filmin en sempatik karakteri olduğunu düşünüyorum – kötülükte sınır tanımayan hayal gücü, et şirketleri, kuraklık, misyonerlik, savaş, sığır sürüleri, istismar, soyluluk ve daha pek çok gibi konuya değinmektedir.

Hatta film bir ara bitecek gibi olur ama bitmez devam eder. Üzücü olan bitmemesi değil devam etmesidir. Basit bir izleyici olarak o kısımdan sonrasına anlam veremediğimi söylesem anormal olmayacaktır sanırım.

Özellikle bu filmden sonra daha fazla Nicole Kidman izleyebileceğimi sanmıyorum. Kidman kendisini geliştiremiyor. Uzun zamandan beri yerinde sayması artık gözüme batar bir şekil almış durumda, tüm bunlar benim fikrim tabi kendisi bu konuda ne düşünüyordur bilemem :)

Bu film ile ilgili çok fazla konuşmak istemiyorum. İzlerken gerek hikaye gerek yönetmenlik gerek özel efektler olarak gözüme batan pek çok şey ile karşılaştım. Filmin büyük bölümü stüdyoda çekilmiş belli, bunu anlıyorum ama neden bu kadar belirgin ve yapmacık bunu anlamıyorum.

12

Yine filmimin kopuklukta sınır tanımıyor. Bana göre iki ayrı filmi birbirine kaynatmışlar gibi geldi. İlk kısımda senaryo kontrolden çıkmış olacak ki film tam bitmeye doğru 1 saatlik anlamsız bir bölüm daha eklenmiş.

australia_10

Seyirciyi oldu da bitti maşallah tuzağına düşürmeleri kınıyorum. Filmde yapılan pek çok hareketin mantıklı bir temeli yok. Mantığını geçtim nedeni bile yok diyebilirim. Sadece film devam etsin Kidman oynasın kendini göstersin gibi bir düşünce güdülmüş olsa gerek.

Hugh Jackman için de bir çift söz söylemek isterim. Kendisini geliştiren ve girdiği rolleri götüren bir adam ama bu filmde olmamış. Neden böyle bir projede yer almış olabileceğini anlamıyorum.

Filmin vaat ettiği konuyu işlediğini düşünmüyorum. Film olsun diye film yapmışlar o kadar. Büyük bölümü stüdyo işi zaten, sanat yönetmenini tebrik ederim, tek işçilik orada yapılmış bana göre. Saçma sapan bir film, karşılaştığınız yerde kaçmanızı tavsiye ederim. Hepsini geçtim bir de 165 dakika. Ömrümü çaldın davar çobanı hikayesi…

Filmin fotoğrafları çok güzelmiş bu arada :) fotoğrafları için izlenebilir?! :) )

Match Point (2005) – Şans üzerine kurulu hayatlar

matchpoint

Başta filmin isminin ne kadar abuk olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Aynı zamanda afişi de başarısız buldum. Bu filmi yaklaşık 3 seneden beri biliyorum. Fragman izlemeksizin film izlemeyi tercih ettiğimden film hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Afişine bakıp ya da ismini düşünüp “Scarlett Johansson niye böyle bir filmde oynamış ki?” diye söylenip duruyordum. Kafamda hep bir sporcunun aşkı ve sporu arasındaki çelişkiyi ele aldığını kurup durdum. Sonunda bir yerden fragmanını izleyince iyi olabileceğine karar verip kuruldum ekran başına. Filmi izledikten sonra da afişin filmi hiç yansıtmadığına karar verdim. İsim ise idare eder…

Film hayatı şans üzerine kurulu bir adamın hikayesini ele alıyor. Bu şansın ne kadar iyi ne kadar kötü olduğu ise tartışılır. Fakir bir geçmişe sahip Chris Wilton (Jonathan Rhys Meyers) geçmişte başarılı bir tenisçiyken para kazanmak için pek de hayallerinin mesleği olmayan tenis öğretmenliği yapmaya başlıyor. Hocalığı sırasında Tom Hewett (Matthew Goode) ile tanışıyor ve anında iyi bir dostluk kuruyor. Yeni dostunu hayatına hızlı bir giriş yapan Chris, Tom’un kızkardeşi Chloe (Emily Mortimer) nin kalbini çalıveriyor. Fakat Tom’un nişanlısı Nola ile tanışınca (Scarlett Johansson) işler karışıveriyor.

Filmin en başından neler yaşanacağı belli olduğundan filmi doldurmak için kullanılan bir sürü ayrıntı sıkıcı geldi bana. Elim ileri alma tuşuna gidip gidip geldi. Aynı zamanda Nola’nın abartılı seksiliği, Chloe’nin gereksiz saflığı ve Hewett ebeveynlerin şahşahalarına yakışmayacak iyi niyetliliği çok iticiydi. Filmin genelinde bir absürdlük hakimdi. Evet kurgu iyiydi hakkını vermeliyim. Filmin başının ve sonunun bağlanma şekli çok zekiceydi. Karekterlerin davranışları ve özellikleri bu kadar abartılı olmasaydı ve film “absürd” yapılmaya çalışılmasaydı daha keyifli olabilirdi. Şimdi modern sanat sevenlerden gelen eleştirileri duyuyor gibiyim fakat bu tarz bir konuda da Woody Allen tarzı olmamış, üzgünüm…

Filmin ele aldığı konu aslında hayatımızın rutinlerinden iki önemli olaya vurgu yapıyor. İlki şans kavramı. Her ne kadar hoşumuza gitmese de planlarımızdan, çalışmamızdan, tercihlerimizden çok rastlantısal olaylar hayatımızı alıp götürüyor. Bize yepyeni güzel sayfalar açıyor ya da elde ne var ne yoksa silip süpürüyor. Zaten filmin açılışında da bu şans kavamı hakkında üç beş söz söyleyip tenise gönderme yaparak buna vurgu yapılıyor. Filmin sevdiğim yanlarından biri aslen şans kavramına değinmiş çok da film olmaması. Kadere, azmin zaferlerine, şans eseri hayatta olan değişimlere gönderme yapan bir sürü film var fakat insan hayatının şans üzerine kurulu olduğunu hatta hayatı şansın yönettiğini bu kadar açıkça ,kabul etmeyi yediremeyeceğimiz doğrulukla özetleyen başka bir film izlemedim daha.

match-point

İkinci vurucu nokta ise duygu mantık ikilemi hakkında geliyor. Tabi filmde duygudan çok şehvet işleniyor. Zaten filmde de olayın duygu ile ilgili değil şehvet ile ilgili olduğu açıkça söyleniyor. Hiç de bizi kandırıp çaresiz bir aşk hikayesi safsatasına dönüştürülmüyor olay. Herneyse… Film bir ikilemi güzel işliyor. Chrisin filmin en başından itibaren Nola’yı arzulayıp, tüm romantizmiyle Chloe’yi kucaklıyor. Bunu yaparken en ufak bir çelişki, vicdan rahatsızlığı ya da mide bulantısı hissetmiyor.

match_point11

Bu çoğu insanın hayatında yaptığı birşey. Toplum tarafından ya da idealler doğrultusunda en doğru seçilen yolu kucaklayıp, içimizden gelen ve en hayvani içgüdülerimize dayanan isteklerimizi basturmamız. Bastıramıyorsak ya da bastıramadıysak da durumu temizlemek ve hiçbir  şey olmamış gibi hayata devam edebilmek için de tüm bencilliğimizle önümüze gelen herşeyi ezip geçmemiz. Film bunu ilişkileri sembol alarak başarılı bir şekilde sergiliyor.

Boş vaktiniz bolsa izlenebilecek bir film. Güzel… Belki de sadece bana göre değil bilemedim.

Blade Runner (1982) – Android’leri insandan ayıran nedir?

blade_runner

Üçüncü Dünya Savaşı’nın ardından dünyanın gün geçtikçe eskidiği bir gelecekte, diğer gezegenlerde kolonileşmede kullanılan nerdeyse tamamen insanımsı androidler Dünya’ya kaçak olarak geri dönmekte ve insanların yerini almaktadır. Burada da polis adına çalıştırılan düşük maaşlı ikramiye avcıları (Blade Runner’lar) androidleri emekli etmek için kullanılmaktadır. İnsansı oldukları ve onlarla içsel bir bağlantı kurulmaması için de öldürmek yerine emekli etmek deyimi kullanılmaktadır.

Blade Runner, birçok ünlü bilimkurgu kitabının yazarı Philip K. Dick tarafından 1968′de yazılmış “Bıçak Sırtı – Android’ler elektrikli koyun düşler mi?” adlı kitabın oldukça gevşekçe sinemaya uyarlanmış hali. Şimdiden söylemem gerek daha önce izlemiş olduğum Blade Runner’ı sonunda kitabın bir kopyasını bulup okuyabilmemin şerefine bir kez daha izlemeye karar verdim. Filme yapacağım eleştiriler kitap ile bağlantılı olabilir, uyarayım. Zaten bir kitap uyarlaması olan filmlerin çok da kitaptan bağımsız değerlendirilmesi taraftarı değilim. Hele de kitabın yazarı sevdiğim bir yazar olunca. İşte Philip K. Dick de o yazarların başında gelenlerden.

Açıkcası Blade Runner’ın ilk eksikliği kanımca Vangelis tarafından gerçekleştirilmiş müzikleri, Vangelis’i Chariots of Fire’ı ile bilirim ve bana bu kadarı yeterli gelir. New age türü zaten sakinleştirici ve durağan bir müzik türüdür, Blade Runner’ın da sakin sahnelerine uygun olduğu söylenebilir belki fakat yarattığı tek etki sahnelerin uzun anlamsızlıklarını pekiştirmekten öteye gidemiyor.

Filmin görselliği ise sanırım en öte noktası, o kadar güzel betimlenmiş ki geleceğin dünyası, sonraki bilimkurgu filmler için referansın ötesinde tam bir başlangıç elkitabı gibi. Paslı ve tozun altında kalan dünya gerçekten çok başarılı verilmiş. Tek anlamsızlık tozu görünür kılabilmek için her bina içi sahnede dışarıdan rastgele aralıklarla eve giren ışık hüzmeleri. Oldukça anlamsız olduklarını söylemeye gerek yok sanırım. Ayrıca ABD’nin gözünde gelecek Japonya ile sembolize edildiği için filmde yüzlerce Japon figüran kullanılmış. Abuk bir tercih kanımca, kitabın mantığında düşünürseniz bu durum tüm Japonların ya hastalıklı ya da tavukkafalı olduğunu belirtmiş oluyor. Şansa ki bu bilgiler filmde iletilmiyor.

blade-runner

Tyrell Şirketi

Senaryo literatürden uzak birine hitap edebilir belki fakat Philip K. Dick’in eserinin budanması tüm heyecanı ve sürükleyiciliğinin yokedilmesi olarak görebiliyorum ancak. Romanda her Philip K. Dick romanında olduğu gibi gerçeklik konusunda şüpheye düşmeler bolken, gerçekliği sorgular buluyorken kendimizi bu sahnelerin filmde basitçe harcandığını görüyoruz. Öyle bir uyarlanmış ki kitap, filmin kitaba bağlı olduğunu Philip K. Dick’i özümsediğini söylemek pek kolay değil.

Öncelikle şunun söylenmesi gerek Rick Deckard emekli ve efsanevi bir ikramiye avcısı değildir, aktif çalışmayan kendini kanıtlayamamış ve Dave Holden’ın gölgesinde kalmış bir ikramiye avcısıdır. Dave Holden polisin gözdesiyken, istemsizce bu iş Deckard’a kalmıştır. Deckard hem kendi idolü Holden’ı bu kadar hırpalamalarından hem de kendine güvensizliğinden Nexus 6′lara, yeni seri androidlere, karşı 1-0 geride başlamıştır savaşa. Ama Hollywood illa ki elini atacak ve kahramanı kahraman yapacak, filmde Deckard şüphelere sahip olsa da bunlar onu en iyi ikramiye avcısı yapmaktan alıkoymamaktadır. En basitinden diğer bir heba edilmiş sahne Rachael’ın ilk kez Voight Kampff testine sokulduğu andır. Bu sahnede seyirci ne baykuşun orda bulunma sebebine ne de Eldon Tyrell’in sinsi planlarına dahil ediliyor. Bence bu sahneler yüzünden filmde Philip K. Dick’in etkisi oldukça azaltılmış durumda.

blade-runner-2

Altı, beş, dört!

Hele bir de androidlerin Dünya’ya hayatlarını uzatmak ve yaratıcılarını öldürmek için gelmiş olmaları fikri tam bir zıtlık, androidlerin dünyaya aslen gelme sebepleri insan olabilmek ve kölelikten kaçmaktır. Hatta kitapta bir android ne kadar göz önünde bulunursa bulunsun opera sanatçısı olma isteğinden vazgeçmemiştir. Tek amaçları yaşıyor hissetmektir kendinlerini, insan hissetmektir. Fakat film androidleri, ölüm korkusuna sıkıştırıyor sadece, oysa ki görünenin ardında androidlerde çok daha fazlası var.

Sanırım en iyi dönüşüm Isidore karakterinin J.F. Sebastian’a dönüştürülmesinde, J.F. Sebastian’ın Dünya’da kalma sebebi ve androidlere neden yakın olduğu mantıklı şekilde kotarılabilmiş.

Kitap ile kafa kafaya bir yazı olacağını başta da belirtmiştim. Kitabının sürükleyiciliğini ve sorgulayıcılığını kenara bırakıp onun yerine boşluklar koyarak harcadığı vakitlerin ardından zamanı sıkışmış gibi koşarak biten Blade Runner, kitabın şanına yaraşır cinsten değil. Gene de 1982′de kitabın görsel yapısına sadık kaldığı ve hikaye anlatımını bir miktarda kotardığı için izlenebilir bir film. Fakat benden alabileceğiniz tek cevap kitabını okumanız olacaktır, bunu da söylemeden bitirmeyim.

Dipnot: Elektrikli hayvan ve Mercerizm gibi konuların filmde incelenmemesini mantıklı bulsam da, kitabı zenginleştiren bu unsurların filmde olmamasına üzülmüyor da değilim.

Trois couleurs: Bleu (1993) – Sadece Mavi

troiscouleursbleu8lyTrois couleurs: Bleu, 1993 yapımı bir Krzysztof Kieslowski filmidir. Aynı zamanda üçlemenin ilk filmi olmaktadır. Eşi besteci olan bir kadının, eşini ve çocuğunu bir kazada kaybetmesi ile farklılaşan hayatını konu alır.

Bu süreç içerisinde eşinden ileri gelen müzik ve yeni yaşam tarzı peşinden takip etmektedir. Bir kaçar bir vazgeçer fakat tüm bu belirsizliğe hakim olan bu insanı izlemek de bize düşer.
Yönetmenlik ve oyunculuk anlamında oldukça ileri düzey bir film olduğunu fark ettim. Ayrıca film boyunca kullanılan ışıklandırma kesinlikle kusursuz denecek kadar doğaldı. Özellikle insan yüzünü saran tonlar ve gölgelere doyamadım diyebilirim.

Sanırım bu filmdeki en karakteristik karelerden biri Julie Vignon/Courcy (Juliette Binoche) un elini duvara sürterek ilerlediği sahnedir. Ne kadar doğru bilemiyorum ama gerçekten bunu yapmış olduğu söylenmekte.

Buna ek olarak filmin her karesinin büyük emek içerdiğini düşünüyorum. Julie’nin karakteri dört dörtlük. Hem kendini çok iyi anlatıyor hem de kendine zıt düşecek davranışta bulunmuyor. Kafası fazlaca karışık olmasına rağmen soğukkanlı kalabiliyor.

bscap0019bk1

Film boyunca işlenen müzik teması oldukça etkileyici, özellikle müziğin çalması ile birlikte notaları takip eden sahne ve yine bu sahneye eşlik eden mavi ışık etkileyici.

Üçlemenin diğer iki filmini henüz izlemedim fakat bu filmi izledikten sonra kesinlikle devamını getirmem gerektiğini düşünüyorum.

Ufak notlar (spoiler içerir!):

- Evin hanımı yaşananları dışa vurarak yaşamadığı için hizmetçisi çektiği acıyı dışa vurur. Bunun üzerine aralarında şu tip bir diyalog geçer.
- sen neden ağlıyorsun?
- çünkü ağlamıyorsunuz

- Julie çantasını karıştırırken kızının yediği şekeri bulur. Biz kızının şeker yediğini görmeyiz ama filmin başında araba penceresinden atılan jelatini görürüz. Julie jelatini çıkarınca taşlar yerine oturur. Şeker ile kız arasında ilişki kurulur. Ardından Julie’nin şekeri nasıl yadiğini görüp hüzünleniriz.

- Julie’nin annesi ile arasında geçen konuşma da oldukça güzeldir. Tam olarak iletişim kurdukları söylenemez ama yine de anlaşırlar.

- Yönetmenin bir üslubu dikkat çekici, örneğin tam cevap verilecekken ekran kararır müzik girer, ses yükselir, müzik alçalır sonra ekran tekrar aydınlanır ve sahne kaldığı yerden devam eder.

Blindness (2008) – Görmezsen dünya değişir mi?

Unknown

Herkesin delirdiği, ete acıktığı, zombilere dönüştüğü salgın filmlerinden bıktınız mı? İşte karşınızda Blindness! Adından da anlaşılacağı üzere Blindness, hızlıca yayılan bir salgınla tüm insan ırkının kör olmasını konu alıyor. Konusu sebebiyle, diğer salgın filmlerinden ayrılıp yabancı bir saldırganlıktansa insanın içindeki kötücüllüğü ve muhtaçlığı konu alıyor.

Film trafik ışıklarında duran bir araçta bir anda bir adamın kör olmasıyla başlıyor. Karısının eve gelmesiyle doktora giden adamın hastalığının ne olduğu tam da anlaşılamıyor. Bir sonraki gün geliyor göz doktoru da kör olduğunu farkediyor ve birdenbire göz doktorunun bekleme salonundaki ve kör olan ilk adamla aynı ortamda bulunan herkes birer birer kör olmaya başlıyor. Ülkenin her yerinden gelen yüzlerce şikayet sonucunda hükümet karantina ilan edip tüm hastaları izole edebilecekleri bir merkeze götürüyor. Doktorumuzun karısı da zor bir karar verip henüz kör olmamış olmasına rağmen onunla birlikte gitmeye karar veriyor. İlginç bir şekilde de sadece ona hastalık bulaşmıyor.

Blindness herkesin kör olduğu kimsenin birbirine bakamayacağı bir dünyada olayların nasıl gelişebileceğine dair fikrini küçük bir kitle üzerinden bir karantina binasının içinde yaşananlardan feyz alarak sunuyor. Şimdiye kadar gördüğünüz salgın filmlerindeki gibi saldırganlık ve aksiyonun Blindness’ta olduğunu söylemek mümkün değil. Blindness daha çok bizim içimizdeki hayvana odaklanıyor. Elbette şiddet vücut buluyor, ezen ve ezilenler oluyor ama bunlar bir aksiyon şemasında değil de gerçeklik içinde veriliyor. Filmin gerçekliği ve olaylara inandırıcılığında büyük pay sahibi olan kişinin Cidade de Deus’tan tanıdığımız Fernando Meirelles olduğunu söylemek hata olmaz. Ayrıca Blindness’taki körlük sadece bembeyaz bir görüşe sahip olmasına sebebiyet veriyor hastaların, film de aynı hissi size parlaklığı açılmış bembeyaz sahnelerle yansıtıyor.

blindness-3

Filmde renk kullanımı tema ile mükemmel bir uyumda

Filmin bazı sahneleri kimileri için rahatsız edici olabilir, bunu saf şiddet olarak algılamayın psikolojik olarak etkileyebilen insanların muhtaçlığının ahlak kurallarının yeniden yazılmasına sebebiyet verdiği sahneler rahatsız edici olanlar. Film bunları istismar etmese de gerçekten bunları olabildiğince doğrudan ve vurucu veriyor. Öyle ki ellerimin titremesine sebebiyet veren ve geren sahneler oldu.

blindness-2

Gael García Bernal, kör ama hala cingöz

Blindness oyuncu tercihleri açısından bağımsız sinemayı ya da Avrupa/Latin Amerika filmlerini takip edenleri mest edecek cinsten. Başrolde Julianne Moore, Mark Ruffalo ile mükemmel bir performans sergiliyor. Filmin kötü adamı ise Pedro Almodovar filmlerinden ve Motorsiklet Günlükleri’nden tanıdığımız Gael García Bernal. Cidade de Deus’ta oynamış olan Alice Braga ve Danny Glover ise yine derinlikli karakterlerden. Körlük başlı başına oynanması zor bir durum, bir de bunu tüm oyuncularınız kör olduğunda becerebilmek sırıtmamasını sağlamak gerçekten büyük bir başarı. Bu oyuncu kadrosuyla filmin inandırıcılığı tam olarak sağlanabilmiş. Özellikle Julianne Moore inanılmaz bir rol üstleniyor, sadece onun için bile izlenebilir.

Filmi, distopyalardan ya da salgın filmlerinden hoşlananlara tavsiye ederim. Listelediğim oyunculardan herhangi birinin hayranıysanız kesinlikle izlemeniz gereklidir diye düşünüyorum, çünkü bu film o oyuncuların her birinin daha önce oynadıkları ve büyük ihtimalle beğendiğiniz filmlerin ayarında. Şaşırtıcı bir film Blindness, kesinlikle kaçırılmaması gerek.

Spoiler olabilecek kısa notlar:

* Filmin sonunun yeterli vuruculukta olmadığını söylemek hatalı olmaz. Fakat filmin gelişiminden de daha fazlasını bekleyemiyorsunuz. Yani bu hikayenin gidişhatı zaten bu sona zorluyor. Çok zorlanmadan bulmanız mümkün, gene de filmden çok şey götürmüyor.
* Özellikle 3.ncü koğuşun kadınları istediği sahne ve ardından gelişim idi filmde en rahatsız edici sahneler. Böyle bir durumun bu kadar doğrudan ve olduğu gibi çekilmiş olması, olaylardan önce gerçekleşen sorgulama filmi izlemek için başlı başına bir sebep.
* Filmin renklerine taptım, beyazlık mükemmel bir şekilde sizi de körleştiriyor.

Happy-Go-Lucky (2008) – Gerzekcesine mutlu!

happy-go-lucky-poster

Düzenli diş fırçalamanın faydaları!

Happy-Go-Lucky, İngiltere’de mutlu olmaktan mutlu olan, çevresine enerji saçmayı kendine görev edinmiş bir ilkokul öğretmeni Poppy’nin hayatına bakış atıyor. Çok uzak değil, benzer örnekler hele de Amelie göz önüne alındığında filme neden İngiliz Amelie’si dendiğini anlamak zor değil. Ama ikisinin nasıl aynı kefeye konulabildiğini anlamak oldukça zor.

Film Poppy üzerinden gittiği için öncelikle bu rolü üstlenen Sally Hawkins’in performansını konuşmak mantıklı olur. Karakter mi böyle yaratılmış yoksa kendi suçu mu bilemiyorum fakat Poppy’nin abartılı jestleri ve anlamsız davranışları ilk saniyeden filmin sonuna kadar çantasından antidepresan hapları çıkarması için beklemenize sebep oluyor. Fakat filmin sonunda şüpheleri yoketmek için Poppy’nin davranışlarının sadece herkesi mutlu etmek için olduğunun söylenmesi belki de çok daha derinlikli psikolojik saptamaların önünü kapatıyor. Poppy hasta olduğun farkında bile olmayan tam anlamıyla bir çatlakmış.

Senarist ve yönetmen Mike Leigh’in nasıl böyle bir karakterin katlanılabilir olduğunu düşündüğüne akıl sır erdirmek güç. Çevresini mutlu etmeye çalışan insanların deliliklerine mi gönderme yapılmış? Çevreni mutlu etmenin hata olduğu mu söylenmeye çalışılmış acaba. Bunlar sadece iyimser fikirler olurdu, senaristimiz karakterin gerçekliğinin olmadığını bildiğinden abartarak masalcı Polyanna vari bir his katmaya çalışmış. Tabi ki Polyanna’ya baktığınızda saflık görebilirsiniz ama rahatsız edici şekilde insanların üstüne gelen bir tavrı mevcut değildir.

happygolucky2008limiteddvdripxvid-amiable-cd203118223-59-38

Bu aptal ifadenin ardında ne derinlik(!) var oysa ki!

İnsanları mutlu etmenin yolu birkaç küçük hareketten ya da jestten geçer, gerzekçesine mutlu olmaktan ya da insanların rahatsız edercesine üstlerine gitmekten değil. Sanırım senarist kendi sosyal kopukluğuna hayat buldurmuş, herkesin mutsuz olduğu bir dünyada mutlu olan ve mutlu eden bir karakterin nasıl olabileceğine dair fikirleri olmadığını ortaya dökmüş. Karaktere verdiği hızlı konuşma, kafasını arabanın arkasına konan köpek biblolar gibi sürekli sallama ve içe çekip verdiği nefes gibi jestler de sayesinde de rahatsız ediciliğe vucüt buldurmuş.

happy-go-lucky

Filmde her ne kadar mutlu olmasına rağmen çevresini bir türlü mutlu edemeyen Poppy’ye değiniliyor, fakat daha izleyici bu karaktere tahammül edemezken hayatta karşılaşan karakterlerin bu tepkilerine şaşmamak gerek. Bence Poppy’nin sorunu başkalarında değil de kendisinde araması gerek. Ama karakterinin sorunlarını anlayamamış, ne diye yarattığını kavrayamamış bir senaristten bunu beklemek çok fazlasını istemek olur. Özetle Poppy, filmin ana karakteri bir filmde görebileceğiniz en içi boş empati kurulmamış karakter. Hakkında bir hıciv videosu çeksem sanırım daha gerçekçi temellere dayandırabilmem zor olmaz.

Neyse, karakterin filmi çökertmesini geçebilirsek filmde incelenen diğer konuların ana karakterin anlamsızlığı yüzünden boğulduğunu görmek zor değil. Sürücü kursu öğretmeni, hamile kız kardeşinin evlilik ve hayat konusundaki çelişkileri, sokakta yaşayan adamla kurulan diyalog oldukça gerçekçi ve tespit içeriyor fakat bunların hepsinin güme gittiğini söylemek hata olmaz.

Filmin temellerinde sakatlığa müzik seçimindeki saçmalığı da eklerseniz izlerken bir eziyete dönüşmesi olası. Yüzünüze bir gülücük koyacağını iddia eden filmin o gülücüğün senariste sempati içeren bir gülücüğe dönüşmesi çok daha olası. Aklınız varsa, ne diye Altın Küreler’de gerçekdışı (sözlük anlamında) performansıyla Sally Hawkins’e ödül verildiğini bile anlayamayacağınız, Happy-Go-Lucky’den uzak durun.

Religulous (2008) – Dinler evrenine tersten bakış

405px-religulous_poster

Borat'ı yönetmek iyi bir referans mıdır ki?

Religulous, İngilizce religion (din) ve ridiculous (saçma) kelimelerinin zekice birleşimininden oluşturulmuş bir laf oyunu. Adını seçmekteki cesareti filmin geneline de yayılmış, Bill Maher yıllardır dinleri de kendine konu edinmiş bir komedyen. Filminde de hedefine dinleri alıyor ve dinlere karşı eleştirilere hoşgörünün ya da eleştirilerin sonuçsuz kalmasını sorguluyor.

Film büyük bir kısmını Hıristiyanlığa ayırıyor, ABD’den çıkmış bir film olarak bunun olmaması beklenemez elbette. Bu konuda da yeterli donanımları olduğu için tarikat lideri, yaratılış müzesi müdürü ya da senatör gibi farklı ünvanlara sahip pek çok kişiyi gerçekten alaşağı edebiliyorlar. Akıllıca sorulara mantıksızca cevaplar ala ala kimi mantıksızlıkları kabul ettirmeye çalışıyor. Elbette kabul ettirmesi mümkün olmuyor. Filmde sadece Hıristiyan fanatikler değil; eskiden bir mezhebe mensup(Mormonlar), eski rahip ve hatta Vatikan Rasathanesi’nin başındaki rahip gibi Hıristiyanların güncel görüşlerine muhalif kişilere de yer veriliyor. Tüm bu kişiler aslında tüm Hıristiyanların aynı fikirleri paylaşmadığını, kimilerinin uçlarda yaşadığını ve politikanın süreklice dini sömürdüğünü dile getirmeye olanak veriyor. Bu açıdan radikal Hıristiyanların gereksiz bir üstünlüğü olduğuna vurgu yapıyor. İsa’nın söyledikleri ile İncil’in farklılıklarından dem vuruyor.

Burada aslen insanların konu inançlara geldiğinde ne kadar cahilce davranabileceği gösterilmeye çalışılıyor. Bir senatörün zekasını sorgulayan soruya “Senatoya girmek için IQ testi istemiyorlar ki” cevabı vermesi ile Maher’in tez cevaplılığının başarısı görülebiliyor.

religulousdvdripxvid-saphire08100820-41-16

Kameranı kap, İsa'yı pazarlıyorlar...

Fakat film diğer dinlere vakit ayırmakta o kadar cömert davranmıyor ve bunu yaparken hedefine dini seçmiş olmasına rağmen aynen bir dine mensupmuş gibi dinler arası çatışmayı ve ötekileştirmeyi körüklüyor. Özellikle tek bir hahamla yapılan ropörtaj, tüm yahudilerin görüşlerini yansıtmaktan uzak kalıyor. Ardından Müslümanlara daha fazla vakit ayıran film burada da önyargılarına engel olamıyor. Konuyu tümden ele almak yerine kurguyu körükleyip tribünlere oynuyor.

Özellikle Batı’da Müslümanlara karşı bir önyargı olduğu malum, bunun sebeplerinin de beslenmesine göz yumdukları radikal islamcılardan kaynaklandığı ortada. Yıllarca ha kendi saflarında ha karşı saflarında Müslüman çoğunluklu ülkelerin kullanılmasına ve geri kalmasına izin verdikten sonra şimdi yaptıkları şikayetler oldukça absürd. Filmde de İsa’nın söyledikleri ile İncil’lerin uyuşmadığı tezi öne sürülerek Hıristiyanlığın kötü olmasına rağmen bazı bağlamlardan da hedefinden saptığı belirtilerek bir dayanak noktası oluşturuluyor. Yani hep İsa ama şöyle demiş, İncil’de var ama İsa dememiş şeklinde yorumlar olabiliyor. Fakat İslam ya da diğer dinler için böyle bir alternatif sunulmuyor. Empati yapılmadan infaz yapılıyor. Bu yapılırken de kullanılan görsellerle tüm Müslümanların şiddet yanlısı olduğu görüşü pekiştiriliyor. Her müslümanın şiddetin politika yüzünden olduğunu söylemesi biraz da olsa dikkate alınabilirdi diye düşünüyorum.

religulousdvdripxvid-saphire05707420-40-09

Yaratılışcılık savlarının, yaratıcılığına canlı(tamam tamam, robotik) örnek.

Ayrıca ABD’deki ropörtajlarda gene de o insanın görüşlerine karşı görüşlerle ve çürütmelerle ilerlenmiş olsa da, Hollanda’da görüşülen din görevlisinin mesaj geldiği anda bile o kişinin görüşlerine karşıt birisi olduğu için sunucuyu öldüreceği üzerine espri yapılması gerçekten önyargıları ortaya döker cinsten. Nedense bir de başı açık müslüman olamazmış gibi Türkiye’den ya da eskiden Müslüman olan ve kültürü tanıyıp yorum yapabilecek birine söz hakkı tanınmamış. Oysaki Hıristiyanlıkta bu imkan sağlanmış. Onun dışında hiçbir din hakkında başka bir dinden biri yorum yapmazken, Danimarka’da bir görevli Müslümanlığın saldırganlığın dini olduğunu söylemeyi kendine görev biliyor. Sunucumuzun da aklına “Peki Hıristiyanlık ya da Yahudilik bu konuda ne durumda?” diye bir soru sormak hiç mi hiç gelmiyor. Bu çok yanlı ve önyargılı bir davranış, maalesef onaylanması da pek mümkün değil.

Neyse, filmi onaylarsınız ya da onaylamazsınız; film güzel noktalara parmak bastığı anlar oluyor. Özellikle Yaratılış Müzesi, ABD’ye gidersem kaç para ise kıyacağım bir turistik ironi harikası olarak hafızama kazındı. Gene de bilinmeli ki, Müslümanların kendilerini anlatmaları başkalarının gözleri ile asla olmayacak. Kendi kültürlerini anlatmaları ve kendi içlerindeki sorunları kendi içlerinde çözmesi gerekecek. Çünkü Batı kültürünün anlaşıldığı kadarıyla çoğunluğu hala dine inansın veyahut inanmasın Müslümanlığı diğeri ve tehdit olarak görmeye odaklanmış durumda. Kolay gelsin demekten kendimi alamıyorum…

Choke (2008) – Palahniuk’un mucizeye dönüşemediği an

choke

Chuck Palahniuk, Dövüş Kulübü filminin popülerleşmesiyle alt kültürden girip kendine kimlik arayanlar deva manasında bir kült ikona dönüşmüştü. Bunun sebebinin 2000′lerde üniversiteli gençlik içinde alt kültürün şan ve karizma getirdiği sanrıları olduğu oldukça açık. Sanılmasın ki Palahniuk kötü veya özgünlüğü olmayan bir yazar, sadece koşullar kendisinin anlamlılığını bazı şahıslar nedeniyle kaybetmesine sebep olmuştu o kadar. Fakat Palahniuk, Dövüş Kulübü’yle kalmadı, Gösteri Peygamberi(Survivor), Görünmez Canavarlar(Invisible Monsters), Tıkanma(Choke) gibi her biri olay yaratan başarılı kitaplarla kendi şanını korudu. 2000′lere damgasını vuran bu kişilik, Fight Club’ın keşfedilmesinin ardından geç kalınmış olsa da diğer kitaplarının da filme çekilmeye değer olduğuna karar verildi. Seçilen iki kitaptan Choke ilk görücüye çıkan oldu, Invisible Monsters ise 2010′da karşımızda olacak. Ama Palahniuk yazımda gösterdiği parıltılar ile tek başına bir filmi de kurtarmaya yetebiliyor mu? Choke bunun sınaması niteliği taşıyor.

Edebiyat uyarlaması filmlerin ne kadar zor bir süreç olduğu malum. Kitaptaki ruhun resmedilmesi kimi zaman zor olabiliyor. Açıkcası ilk yönetmenlik denemesi için Clark Gregg biraz fazla cesur davranmış. Kitabın altından kalkamadığını, Palahniuk okurları için şimdiden söylemek gerek. Palahniuk’un kitaplarını karanlık bir atmosferde hayal etmemek mümkün değil ama filmde sirkvari canlandırılmış bazı sahneler. Ayrıca söyleyecek bu kadar lafı olan bir kitabın neden 90 dakikaya sıkıştırıldığını anlamak oldukça zor, zaten sahneleriyle 17 yaş altı için ebeveyn gözetimi gerektiren R reytingi almış bir film için fazlasıyla iyimser olmaktan başka bir şey değil. Amaç ve sebepler, anlatılmak istenilenler üzerine yoğunlaşılmamış filmde, daha çok konu akışına bağlı kalınarak hikaye anlatımı güdülmüş. Bu da 90 dakikalık süreyle birleşerek kitabın özgün yanlarının anlatılmasını kısıtlamış.

choke2008limiteddvdripxvid-imbt04020100-51-25

Victor kim?

Palahniuk’un en sevdiği olaylardan biri ana karakterinin ağzından bir anlatıcı rolü üstlenmek ve manifestolarını sıralamaktır, fakat film o kadar hızlı ilerliyor ki anlatıcı birkaç sahneye sıkışmış filmin genelini etkilemeyen bir faktör oluyor. Vincent’ın hissettiklerine harcanan vakit az, küçük Vincent’ın annesi ile yaşadıklarını anlamlandırmak film süresinde mümkün değil. Sanki Ida(Vincent’ın annesi) sadece uyuşturucu bağımlısı bir karaktermiş gibi gösteriliyor. Motivasyonlarına birkaç sahnede değinilmeye çalışılsa da filmin sıkışmışlığı sebebiyle bu sahneler de anlamsızlaşıyor. Filmin tek yapabildiği üsluptan bağımsız olarak en azından hikayeyi başından sonuna anlatabilme başarısı gösterebilmesi. Bunun dışında her özelliği ile romanın özgünlüğünü baltalar davranışlarda bulunuyor.

choke2008limiteddvdripxvid-imbt11033801-32-59

Her ne kadar uyarlamada sorunlar olduğunu düşünsem de Choke oyuncu tercihlerinde son derece başarılı. Şahsen Choke’u merakla beklememin en büyük sebebi Sam Rockwell’in Victor Mancini’yi oynayacak olmasıydı. Kendini karakteriyle bütünleştiren biraz da umarsız karakterleri çok iyi canlandıran birisi, özellikle Otostopçunun Galaksi Rehberi’ndeki Zaphod’u ile role uygunluğunu kanıtlar nitelikte. Kelly Macdonald’ın da Paige Marshall rolüne uyduğunu söylemek gerek.

Filme son yorumum, iyi bir romanın her zaman iyi bir sinema filmi çıkacağına yeterli temel olmadığı olabilir. Çünkü hikaye anlatımında sorunlar olmasa da Choke film olarak romanın içeriğini ve ruhunu yansıtmaktan uzak sade bir film gibi duruyor. Palahniuk’un dokunuşunu hissetmeniz bile oldukça zor. Sıkı Palahniuk hayranlarına ne olmuş romana diye bakmaları için tavsiye edebilir sadece, onun haricinde Choke sınıfta kalıyor her açıdan…

Cruel Intentions (1999) – Gençlik filminde feodal ihtiraslar estetiği

cruel_intentions_ver1

Cruel Intentions, 80′lerde pembe dizi tadında gazete yanında verilen erotik pembe dizi romanları ve İngiltere’nin feodal derebeylerinin asil ailelerindeki ihtiras zincirlemelerini temel alan bir klişeler silsilesi. Bu iki özelliği bir de gençlik filmi potasında erittiklerinde de tüm bu saçmalıkları yüz kez ısıtmışlar gibi sunmadan pazarlamanın bir yolu da bulunmuş oluyor.

Kathryn ile üvey kardeşi Sebastian hayatlarını uçlarda yaşayan zengin bir ailenin iki çocuğudur. Ailelerinden uzak olan ikili aralarında bir iddiaya girerler. İddiayı eğer Kathryn kazanırsa Sebastian’ın güzeller güzeli klasik arabasına sahip olacak, eğer Sebastian kazanırsa ise içten içe arzuladığı Kathryn ile birlikte olma şansı olacaktır. İddianın odağında ise kendini evleneceği erkeğe saklayan ve muhitlerine yeni taşımak gafletinde bulunmuş Annette vardır. İddia ise Sebastian’ın Annette’yi yatağa atıp atamayacağıdır.

Filmimiz daha özetinden sonunun sinyallerini vermiyor değil. Sebastian çok fazla kadınla birlikte olan bir playboy’dur. Onun için kadınların değeri onlara ne kadar acı çektirebildiği ile orantılıdır. Zaten aynı psikolojik sakatlığa sahip üvey kardeşi ile birlikte ikisi ihtiraslarını hayatlarının amaçları haline getirmişlerdir. Ta ki çetin cevize çatana dek… Sebastian’ın Annette’ye aşık olacağını tahmin etmemek oldukça zor. Çünkü Sebastian ve Kathryn gibi iki uç kötücüllükte karakterin bir filme çok geldiği bariz ortada. Film de isteneni yapıp birini insancıllaştırırken diğerini daha da uca taşıyor. Ne de olsa ihtiraslarda bahsediyoruz, seyirci de kendini kaptırıp düzelene acımayla, gittikçe kötüleşene ise nefretle doluyor. cruelintentions1999hdripxvid-tlf-cd203064223-26-38

Böylece seyirci rolünü kabul ederek filme yorum getirmeksizin onayladığı yolda sonu buluyor. Tabi biz bu ikilinin neden böyle kötücül olduklarına dair düşünmeye pek de sevk edilmiyoruz. Düşünürsek ailelerinin ilgisizliği ve paranın her şeyi yapma gücünü serbest bırakmasının kontrol edilememesi ikisini bu duruma getirmiş olarak kabullenebiliriz. Sebastian’ın da Kathryn’e karşı hissettiği gizli duygulardan ötürü onun yolunu kendisi de kabul ederek bu hale geldiğini düşünmek mümkün. Ama tabi ki film, sorgulama yapmaktansa hayatımızda olmayan ihtirasları gözümüzün önüne sererek aşk ve seksin dayanılmaz izlenebilirliği ile seyircisini tavlıyor.

Film sonunda edindiğimiz fikirler de, “kötü eninde sonunda cezasını bulur”, “gerçek aşk diye bir şey vardır” ve “insanlar değişebilir” oluyor. Fakat duruma ve anlattığı senaryosunun doğasına getiremediği açıklamalar, yazımın da ilk cümlesinde belirttiğim gibi filmin, erotik pembe dizi romanlarından ayırt edilebilirliğini kaybetmesine sebep oluyor.

cruelintentions1999hdripxvid-tlf-cd201532823-26-04

Filmin senaryosundaki istismar edilebilir unsurlara bel bağlaması elbette hızlı bir kurguyu da yanında getiriyor. Güzel bir kurguyla kotarılmış film, her seyirciye hitap etme amacına hizmet ediyor. Zaten daha sofistike bir şey olsaydı da absürd kaçması kaçınılmaz olurdu. Ayrıca filmin müziklerine değinmeden de olmaz. Zamanının tüm hit’lerini tek bir albüm de toplamışlar. Film Placebo’dan Every Me Every You ile açılıyor, ortalarda bir yerde Fatboy Slim’den Praise You duyuluyor. Filmin bitişine yakınlaşınca ise The Verve’ün Bittersweet Symphony’sini duyuyoruz. Aradan on yıl geçince bir nostalji aşısı gibi geldi film bu açıdan, o yılların ruh haline dönmek için güzel bir imkan. Yıllarca da o dönemi içinde barındıracağı için doğru bir tercih olduğunu söylemek mümkün.

Filmde en beğendiğim oyunculuğun da Selma Blair’a ait olduğunu belirtmek isterim, film çekildiğinde 27 yaşında olan birinin 16-18 yaşları arasında bir kızı bu kadar becerikli canlandırması oldukça zor. Filmi pembe dizi seven desem hakaret olarak alınabilir onun yerine 17. yüzyıl İngiliz asilleri entrikaları filmlerini sevenlere tavsiye ederim. Bir de 90′lara özleminiz varsa iyi gelebilir, ama beklentiniz pembe dizi entrikaları ile donatılmış bir gençlik filminden öteye geçmesin. İyi seyirler…