Dark City (1998) – Hayal Gücün Kadar Karanlık

Bir adam otel odasında küvetin içerisinde uyanır. Sahnenin girişinden de anlaşılacağı üzere hafıza kaybı söz konusudur. Bu durumuna anlam veremez ve etrafı araştırmaya koyulur. Araştırma önce bulunduğu oda ile başlar, sonrasında daire ve sokakları takiben hayatını araştırmaya başlaması ile devam eder. Karakterimiz John Murdock (Rufus Sewell) hayata olan arayışına bu güzel sahne ile başlar.

Sokaklardan tutun hikayenin geçtiği koca şehrin tüm detayları adeta beynimden vurdu beni. Neredeyse mükemmel tasarlanmış mekan ve zaman ilişkisi filme oldukça akıcı bir şekilde yerleştirilmiş. Gerek ana karakterimiz gerek diğer karakterler olmaları gereken yerlere iyi uyum sağlamış. Bu filmi izledikten sonra ne kadar çok filme ilham kaynağı olmuş olabileceğini düşünmeden edemedim doğrusu. Hayata geçirilmiş bilim kurgunun babalarından kabul edilebilecek bir yapıta hoş geldiniz.

Şehri ele alarak başlayalım. Sanayi devriminin karanlık ve isli hatları, Alman mimarisini andıran karamsar binalar ile birleşerek karanlık bir şehir vermiş bizlere. Bu şehir filmin ismi kadar karanlık bir şehir aslında. Bir mekanizma belki, sürekli değişen ve yenilenen bir makina gizli içerisinde. İçerisinde yaşayan insanlar ise robotlaşmış adeta. Tepkisizleşmişler, ilgisizleşmişler zamanla. Fakat hiç bir biray bunu sorguluyabilecek ruh haline sahip değil film içerisinde. Adeta neden sorusu yitirilmiş gibi. Tek yapabidikleri kabullenmek olmuş.

İşte tam bu noktada John biz izleyicilere sorgulayan yüzü gösteriyor. Onun arayışı aslında bizim arayaşımız oluveriyor. Neden ve niçin soruları sorulmaya başlanıyor ve artan merak ile soru cümleleri kovalanıyor.

Karanlık şehir de soluk alan bazı ünlüler Rufus Sewell, William Hurt, Kiefer Sutherland, ve Jennifer Connelly gibi ilerleyen zamanın parlayan yıldızları oluyor. Film ile ilgili fazla ipucu vermeden bazı noktalara dikkat çekmek istersek eğer, John un parmak izi oldukça güzel bir düşünce olmuş. Filmin genelinde kullanılan spiral, tek bedende var olan iki vücut gibi uyumlu.

Görsel efektlerini dikkatle gözlemlediğim film 98 senesinde yapılmış olmasına rağmen beni rahatsız etmedi. Hatta oldukça beğendim bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bazı filmlerde olan teknoloji yetersizliklerinden ötürü çiğ görünen sahnelere bu filmde rastlamadım diyebilirim.

Şehrin, havası, dokusu ve çizgileri ile mekân olgusunu çok iyi yaşatmış olacak ki, bir süre sonra kendimi o şehirde yaşayan biri kadar karamsar bulur oldum. Aslında buna karamsarlık kelimesi uygun değil ama başka bir şekilde ifade edemeyeceğim hissettiğim duyguyu.

Film serim düğüm ve çözüm aşamalarında oldukça bütün ve akıcı bir gidişata sahip. Kesinlikle izlenmeli diye düşünüyorum. Özellikle bilim kurgu filmlerini dünya gerçekliklerinden kopmayarak izlemeyi seven seyirciler tarafından beğenilecektir eminim.

Üç Maymun (2008) – Lütfen Direktiflere Riayet Ediniz


Üç Maymun, 2008 Türkiye – Fransa – İtalya ortak yapımı Nuri Bilge Ceylan filmidir. Yönetmenin Uzak ve İklimler’den sonra Cannes Film Festivali’nin yarışmalı bölümüne kabul edilen üçüncü, toplamda ise beşinci uzun metrajlı filmidir.

Başrollerini Yavuz Bingöl, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar ve Ercan Kesal’ın paylaştığı film, küçük zaafların büyük yalanları doğurmasıyla parçalanan bir ailenin, gerçeklerin üzerini örterek bir arada kalma çabasını anlatır. Filmin adı da, acı ve sorumluluklardan, gerçeği görmeyerek, duymayarak ve gerçekler hakkında konuşmayarak kaçmaya çalışan karakterlere göndermedir. Üç Maymun genel olarak, “üç maymunu oynamanın” gerçekleri ortadan kaldırıp kaldırmayacağını sorgular.

Nick James (Sight and Sound Editörü / İngiltere): Oldukça beğendim. Özellikle bir aşk filminde korku filmi öğesi diyebileceğim imgelerin ortaya çıkması ilgimi çekti. Ceylan bunları, birçok kez gıcırdayarak açılan kapıları vb. bir adım ileri götürdü. Sinemasında bir gelişme kaydetmekten ziyade aynı düzeyde kalmış ama oldukça iyi yapılmış bir film.

Burada eklemek istediğim şey filmin tüyleri ürperten sahneleri olduğudur. Bir an kendimi korku filmine dönüşecek diye gerdiğim bu sahnelerin birinde ailenin küçük oğlu kapı eşiğinden görülmekte fakat net bir biçimde seçilememektedir. Yukarıdaki yorumda hissedilen algının bununla paralel olduğunu düşünüyorum. Ayrıca yine bu sahnede izleyicinin İsmail karakterini canlandıran Rıfat Şungar’ın yüzünden akan terin aşağıya değil, yukarıya doğru yerçekimine zıt şekilde aktığını fark etmenin şokunu yaşadım.

Thomas Sotinel (Le Monde / Fransa): Zekice, ilginç ama beni baştan çıkarmadı. İlginç bir kara film.

“Kara film” sözüne katılıyorum kendi çapımda çünkü karanlık öğeler taşıyor. İnsanı bazı noktalarda gezdiği gibi çok sessizlik olduğu zamanlarda ürkütücü bir izlenim bırakıyor seyirci üzerinde.

Borislav Andelyiç (Sırbistan FIPRESCI Başkanı): Ben kişisel olarak Ceylan’ı çok severim. Bence bu çok ilginç bir film. Belki de en iyi filmlerinden biri. Görüntü yönetimini ve oyuncularla çalışmasını geliştirmiş.

Burada oyuncular üzerine bir şey söylemem gerekirse, Nuri Bilge Ceylan’ın konuk olduğu Mustafa Altıoklar’ın TürkMax kanalında yayınlanan “Sinemacı” adlı programında, Nuri Bilge Ceylan oyuncu seçimi sırasında Yavuz Bingöl’ü role uygun olarak görmüş fakat Hatice Aslan’ı fazla tiyatral bulduğunu söylemişti. Daha sonra yine filmin senaristi ve yönetmenin eşi olan Ebru Ceylan ile karara varıp Hatice Aslan’ın rolü almasını istemişler.

Michel Ciment (Pozitif Dergisi Editörü/ Fransa): Nuri Bilge Ceylan günümüzde en büyük ustaların düzeyine ulaşmış yönetmenlerden biri. Her filmi bir yenilik olduğu gibi aynı zamanda sinemasının devamlılığını sağlıyor. Her filminde farklı bir ustalık sergiliyor. Sesi, alan derinliğini, apartmanı, denizi kullanması olağanüstü.

Burada da ses konusunda bir şeyler eklemek istiyorum, sanırım bazı yerlerde sesi sonradan eklemişler örneğin filmin sonlarına doğru Yavuz Bingöl’ün canlandırdığı Eyüp karakteri sokakta turlamaya çıktığında dikkat ettim ayak sesleri ona ait gibi değildi. Ve yine apartman görüntüsünün planından geçen trenin görüldüğü sahnede, trenin o bilindik sesinden rayların birleşme yerini hesaplayamaya çalıştım ama çelişkili buldum. Ses sonradan bindirme olabilir diye düşündüm sonrasında ya da bana öyle gelmiş olabilir bilemiyorum.

Karakterlerimizin yaşadığı binaya hayran kaldım çok hoş gerçekten ilginç bir çarpıklaşmış kent yerleşim örneği. Bina bildiğiniz üçgen gibi bir kuşbakışı görüntüye sahip olduğunu düşünüyorum, Trabzon’da ilginç binalar görmeye alışır olmuştum ama bu yapı benim beynimin “en ilginç on bina” listesi arasındaki yerini aldı.

Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafa olan tutkusu ve filmlerinin temposu bu filmde yine aynı aklıma gelmişken ekleyeyim. Özellikle BBC radyoda yönetmen ile İngiltere’de gerçekleşen söyleşiyi dinlediğimde her ne kadar kendisi açık olarak söylemese bile fotoğrafa olan tutkusunu hissettim diyebilirim. Ayrıca bu söyleşi sırasında yönetmenin iki yıl önce beğendiği film için şimdi nasıl beğenmişim ben bunu diyorum demesi ve bu değişkenliğinden korktuğunu ifade etmesi ilginçti. Yine aynı söyleşide İngiltere’de geçirdiği gençlik yıllarında uzunca bir dönem boyunca günde ortalama iki üç film izleyerek oldukça geniş bir zihin arşivi yarattığını öğrendim.

Bu filmin kayda değer bir özelliği de teknik anlamda geliyor, 55 kopyayla gösterime giren film HD teknolojisiyle çekilen ve NBC’nin dijital teknolojinin imkanlarını kullanarak özel bir görüntü çalışmasıyla son halini almıştır. Türkiye’de de Cannes’da olduğu gibi yüksek çözünürlüğe dijital projeksiyonla izlenebilecek olup Türkiye’de Mars Entertainment’ın girişimiyle dijital projeksiyon sistemi yerleştirilen 15 Cinebonus salonunda 2K çözünürlüklü dijital projeksiyon sistemi vasıtasıyla izleyicilerlere sunulmuştur.

Filmi izlemeyen bu kısmı pas geçsin,
Aklımın köşesinde kalan bazı sahnelerden söz edecek olur isem eğer, Servet (
Ercan Kesal) ile Hacer’in (Hatice Aslan) otomobilde geçen sahnesi oldukça güzeldi. Yönetmen burada hem geçen süreyi, hem Servet’in dertlerini anlatmasını hemde Hatice’nin rahatsızlığını oldukça başarılı bir şekilde anlatmayı başarmış. Bu sahne sırasında Servet konuşmakta fakat bize yansıyan görüntüsü konuşmamakta sessiz sakin bir şekilde otomobili kullanmaktadır.

Bir başka sahne ise Hatice’nin Servet beyden yardım istemeye gittiği anda Servet beyin gergin bir telefon görüşmesi yapmasının devamında, derdini anlatacak olan Hatice’nin telefonunun çalması ve ortam böyle gergin iken telefonun neredeyse bir dakika boyunca çantasında bulamamasıdır. Burada telefonun zil sesi Yıldız Tilbe’nin “E mi” adlı parçası olup karanlık ortamı arabeskleştirmekte ve biraz da kültürümüzde olan reddedemeyeceğimiz melodileri ile filme farklı bir tat vermiştir.

Bir başka sahne yalvarma sahnesi olarak isimlendiriyorum, bu sahnede deniz manzaralı belli ki yüksek olan bir tepenin ucunda Hatice’nin Servet’e yalvarması görülür. Fakat Servet sert davranınca Hatice’nin psikopatlaşan tavrı bildiğimiz üçüncü sayfa haberleri kadar gerçektir.

Yine bir başka sahne ise Eyüp’ün kendi karanlığı içerisinde yatakta yakmakta iken ölmüş olan küçük oğlunun arkadan ona görünmeyecek şekilde kolunu dolamasıdır. Bu sahne oldukça etkileyici geldi bana, onun düşündeki özlemi fiziksel manada filme entegre etmem anlamında yerine oturmuş diyorum.

Filmi izlemeyen buradan devam edebilir,
Anlatacak söylenecek çok şey var tabi İsmail’in kendi alemi ve her Türk gencinin sınav bunalımı ile hayat kaygısına yapılan göndermeler, yine İsmail’in trene bindiği zaman başını gelen rüzgara tuttuğu bölümler içindeki karamsarlığı bir süreliğine bile olsa yok edebildiğini aktardı bana. Nuri Bilge Ceylan’ın sinemasını oldukça severim, Ingmar Bergman, Emir Kusturica veya bir Andrei Tarkovsky gibi insan davranışlarını belgesel anlamda incelemesi bana gerçek anlamda film izlediğim hissini verir. Hal böyle olunca başkaları tarafından “yavaş” olarak tabir edilen bu tarz filmlerin gerçek sinema olduğu kanaatindeyim.

Son olarak filmin kazandığı başarıları ve ödülleri listeliyorum, izlemenizi tavsiye eder iyi seyirler dilerim.

2008 – Cannes Film Festivali
· En İyi Yönetmen
2008 – Osian’s Cinefan Film Festivali
· En İyi Yönetmen
2008 -”Manaki Kardeşler” Film Festivali
· Mosfilm Ödülü
· Özel Mansiyon
2008 – Haifa Film Festivali
· En İyi Film
2008 – Asya Pasifik Görüntü Ödülleri
· En İyi Yönetmen

Transformers (2007) – Tüm Autobotlara Selam Olsun

Çocukken deli gibi izlerdik. Zamanında çocuk olmuş (?) herkes anlayacak söylemek istediğimi eminim. Çizgi filmleri güzeldi büyülerdi beni adeta, hayalimde canlanırlardı, izlemeyi çok severdim. O dönem yine Ninja Kaplumbağalar vardı bilirsiniz fakat Transformers’ın yeri benim için hep ayrı olmuştur.

Yine süper kahraman filmlerinin adeta türediği bir dönemde bu neslin başaralı üyelerinden biri diyebilirim bu sinema uyarlaması için. Özellikle Michael Bay’in yonetimine hayran kaldım.
Filmde ayrıca Stephen Spielberg’in parmağı olduğunu söylemekte fayda var. İyi hafızalar bu katkının etkileri rahatlıkla ayırt edebilecektir. Çatışma sahneleri, savaş sahneleri ve fizik olgusu filmde çok mantıklı.

Biliyorsunuz tonlarca ağırlıktaki robotların savaştığı bir filmde fizik iyi değilse o film rezil olacaktır. Bu film için yerçekimi ivmesi 9.81 m/s2 ve bildiğimiz dünya koşulları aktif. Etkileri ve etkileşimleri gözlemlediğimiz saheler birbiri ile örtüşür niteliğe sahip olmakla birlikte film izlemem esnasında “vay anasını!” gibi cümleler kurmama neden olmuştur.

Bir Autobotun bile yeri çok önemli olup zaman geldiğinde onun için üzülebileceksiniz. Görsel efektlere şapka çıkarıyorum kalitesi yoğunluğu ve kullanımının yerindeliği geçer not aldı benden. Optimus Prime’ın girişte ve filmin çıkışında yapmış olduğu konuşmalar da hayli etkileyici olup robotların seslendirmeleri oldukça başarılı. Bu film görsel bir film olduğu için burada oturup olanı biteni, çatışmaları sahneleri anlatmam mantıksız olur. Bunun ötesinde birşeyler anlatmayı da uygun görmüyorum. Bizzat sizin deneyim etmeniz gerekiyor, masraftan kaçınılmamış bir film olduğu kesin. Yine aynı şekilde çok emek harcanmış olduğunu düşünüyorum.

Netice olarak çok fazla söze gerek yok diyorum, alın izleyin diyorum çünkü anlatabileceğim çok birşey yok malesef. Yazımın sonuna doğru bile olsa durumu özetlemem gerekirse şöyle söyleyebilirim. Dünyada olmaması gereken birşey dünyaya gelir. Yıllarca insanlar onun varlığından habersiz yaşar. Bir kaptan bulunmaması gereken şeyi bulur ve onun yeri gözlüğünün camına işaretlenir. Sonrasında ise kaptanın neslinden olan esas çocuk bahsi geçen gözlüğü ebay aracılığı ile satmaya çalışırken iyi ve kötü robotlar tarafından tesbit edilir. Sonrasında ise bolca aksiyon ve bu tarz filmleri sevenler için görsel yanarlı dönerli şölen var:) .

Quantum of Solace (2008) – Yine Yeniden Bond, James Bond

Evet yine bir Bond filmi ile karşı karşıyayız bu nedenle bu filmden beklentiler hemen şekilleniyor kafamızda. Bundan önce Bond filminde Daniel Craig’in performansını oldukça beğenmiştim. Çünkü bu son Bond’umuz diğer Bond’lara benzemeyen cinsten. Zaten kendisi açıklama yapmış bir daha Bond filminde siyahi bir Bond olsun demiş. Artık ne kadar doğrudur bilmiyorum orası ayrı siyahi bir Bond nasıl olur İngilizler açısından merak ettim doğrusu.

Filme dönecek olursak önce Daniel Craig’in filme çok şey katmış olduğunu söyleyebilirim. Çünkü eski Bond’lar genelde yakın dövüş yapma geleneğine sahip değillerdi. İşlerini güvenli mesafeden buna uygun silahlar kullanak çözen yaradılışa sahipleridi. Fazla pis işlere karışmayan, saçlarını düzgün tarayan eli yüzü temiz adamlardı. Ne mutlu bize son Bond’umuz öyle değil. Vuruyor, kırıyor, yüzü parçalanıyor, dövüşte kan ter içinde kalıyor, hasımları ile boğuşuyor, damdan dama atlıyor, sıçrıyor, hopluyor, koşuyor ve bize kovalamacanın adrenalini yansıtmayı başarabiliyor. Yani anlayacağınız “varolan” Bond çizgisinden izleyiciye lezzet vererek uzaklaşıyor. Zaten bunu bilen senarisler ilk filmde olduğu gibi aşırı derecede kovalamaca sahneleri ile bezemiş son filmi. Bu açıdan bu Bond’u seviyorum bana mücadele ettiğini gösteriyor. Bu filmde pek teknoloji kullanılmamış olduğunu gördüm dövüş sahneleri yine çok iyi olmuş diyorum fakat önceki filmin tadını alamadığımı da söylemek istiyorum. Önceki film bana göre yapılmış en iyi Bond filmiydi, çok esiklere gitmeyecek olursak eğer Pierce Brosnan döneminin filmlerinin bana oldukça vasat geldiğini söyleyebilirim. Hele Bond imajını bu denli etkileyen bir yüze karşı Danial Craig’i seve seve destekleyebilirim.


Önemli noktalardan biri artık izleyiciyi kusturacak derecede bol aksiyor olması olabilir. Bond’nu yaşama olan bağlılığını ve aşkını seviyorum. Adam ölmemek için 9 takla atıyor ama ölümden de ayrı düşemiyor. Resmen ölümle el kol şakası yapıyor e tabi film bu gerçekte onun yaptıklarını ben yapmaya çalışsam en az 200 kere ölürüm diye düşünmüşlüğüm vardır kendi hesabıma ( :) ). Filmin beğendiğim kısımlarından biri giriş sahnesidir. Giriş sahnesi derken jeneriğin aktığı sahneyi kastediyorum harika yapmışlar hayran kaldım. Filmin ana müziğini de tuttum ayrıca kum çöl teması ve su kıtlığına dikkat çekilmesi hoşuma gitti. Petrol petrol nereye kadar içecek suyumuz olmadıktan sonra.

Aston Martin’imizden tutun kötü adamların tiplerine ve güzel kızlarımıza kadar herşey bilindik Bond filmi çizgileri taşımakta yine. Fakat son iki Bond filminde de kadınları eşya gibi görmekten biraz uzak bir Bond resmi çiziliyor. Bu hoşuma giden bir nokta özellikle önceki filmde duşta oturdukları sahne çok hoşuma gitmişti.

Eğer okalı bir aksiyon izlemek istiyorum, dur durak olmasın istiyorum, bol bol vurdu kırdı, aha da vazo kırıldı istiyorsanız izlemenizi önerbilirim. Önceki filmi bundan önce izlemenizi tavsiye eder rahatlıkla bu filmden daha güzel olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

[REC] (2007) – Kayıtta mıyız?

Rec’i kısaca özetlemek gerekirse bir muhabirin ve bir kameramanın haber içerikli hazırlamaya başladıkları filmi ve ilerleyen süre boyunca neler yaşadıklarını konu alan, tamamen dinamik çekimlere sahip 85 dakikalık İspanyol yapımı korku-gerilim filmidir.

Bu girişten sonra şunu söylemek istiyorum. Bilmiyorum sanırım kültür gelenek meselesi olduğundandır, hollywood yapımı filmler bana korkunç gelmemektedir. Zaten bilindiği gibi bu filmler genelde kasaptan kilolarca sakatat alıp ortalığa saçılmasını ve oraya buraya kan saçılmasını konusu olarak işler. Tamamen lüzumsuz olmakla birlikte vakit kaybı olduğu gibi ne korku verir ne de başka birşey. Avanak avanak izlediğim bu filmlerin sonunda içimden söylediğim şey “ömrümün iki saatini daha boşune geçirdim” tümcesi olur.

Şimdi rec filmine dönecek olursak burada tipik bir hollywood filminden fazlasını bulacağımız kesin. Ne kadar fazla ne kadar az o konuda net birşeyler söyleyemeyeceğim ama elimden geldiği kadar izah etme çabası içerisinde olacağım yazının kalan bölümünde. Özellikle yönetmen açışından dinamik omuz üzeri kamerasının kullanılması görüş alanımızı epey bir kısıtladığı için işgüdüsel anlamda bir gerginlik yansıtır bize. nasıl mı? açıklayayım hemen.. İnsanoğlu bilmediği karşısında korkar, mekanı farklı açılardan izlebilmek bizi gelebilecek tehlikelere karşı daha iyi hazırlar güvende olduğumuz düşüncesini empoze eder. Tüm film sürecince tek kamera tek bakış açısı bu nedenle önem kazanır. Mekanı farklı açılardan göremez gelecek tehlikelere karşı “b” planları yapamayız.

Bunun dışında 85 dakikalık bir film için performansı ve temposu yüksek bir film olduğunu söyleyebilirim. Zaten daha uzun olması anlamsız olurdu. Bu sıradışı sürede filmi boğmadan izleyiciye aktarma başarısı gösteren herkesin eline sağlık. Yani filmimizin bir diğer artısı da beğenmeseniz bile ömrünüzden eksilecek zamanın diğer filmlere göre daha az olmasıdır.

Muhabir rolündeki bayan başta olmak üzere tüm oyuncuların performanslarını ve kriz anında davranış ile hükümlerini gerçekçi bulduğumu söyleyebilir, Ayrıca filmde fizik kanunlarının yerinde yeller estiği saçma salak efektler olmamasını beğeni ile söylerim.

Filmde kötü görebileceğim bir nokta bu tip konuların artık çok kullanıldığı ve klişeleşmiş olmasıdır, ayrıca binadakilerin dışarıya bırakılmayıp içeriye de adam gibi inceleme ekibi gönderilmemesi saçma geldi bana. Yine şeytan vatikan falan filan var bunlar da yeter artık dedirdiyse bile yine de izlemeye değer.

Sonuç olarak söyleyebileceğim şey şöyle “geren” bir film istiyorum diyorsanız hollywood yapımı bir film tercih edeceğinize bu filmi tercih etmeniz oldukça yerinde bir davranış olacaktır. Filmin sonunda boyunuzda en azından 1mm artış olacağını garanti ederim. :)

Scener ur ett äktenskap – Scenes from a Marriage (1973)

Şimdi bir tek kelime bile yazmadan önce şunu söylemek isterim. Bu filmi yada herhangi bir Ingmar Bergman filmini anlatmak yada eleştirmek bana düşmez, düşmeyeceği gibi beni bir hayli aşar aynı zamanda. Fakat ben tüm bunlara rağmen hayatıma yakın zamanda kattığım ve iyi ki de sinemasını izlemişim diyeceğim bir yönetmenin bazı filmlerinde dikkat ettiğim noktaları anlatmak istiyorum.

Bir Evlilikten Manzaralar olarak Türkçeye çevrilen bu film bir çiftin ilişkisini uzun yıllara ve karmaşık olaylara dayanarak izleyiciye sergilemektedir. Bu filmin devam filmi de yine aynı oyuncular ( Liv Ullmann, Erland Josephson ) başrolde olmak üzere 2003 yılında Saraband ismi altında çekilmiş olup gerçek zamanlı olarak otuz yıl sonrasında neler olduğunu anlatmaktadır.

Film, oyuncuların üstün performansının doruk noktasında olduğu, iki bireyin ilişkilerini zaman içinde çeşitlenerek değişmesi sürecini çarpıcı bir şekilde sergilemektedir. İsveç’te 299 dakikalık TV sürümüne göre nispeten kısa olarak derlenen sinema filmi 167 dakika süresince izleyiciye ilginç deneyimler tattırmaktadır. Bir erkeğin eşi ile olan ilişkisi, anne ve babalarının çift üzerindeki etkileri, arkadaşlarının etkileri, sevginin zamanla şiddete dönüşmesi, aldatılma, terk edilme, ilgisizlik, bağlılık, sadakatsizlik, yeni olanda eskiye olan özlem ve saf sevgi tanımlamak için seçeceğim bazı kelimeler olabilir. Büyük ustanın her filminde tiyatro oyunu samimiyeti içermesi de ayrıca sevdiğim bir olgu olmakla birlikte, bir çiftin ilişkisi bu kadar güzel irdelenemezdi diye düşünüyorum ve şimdiden iyi seyirler diliyorum.


Jeux d’enfants – Love Me If You Dare (2003)

Bu yazıma başlamadan önce beni açıklayan ve yazımın daha sonraki bölümlerini aydınlatacak olan birkaç bilgiyi sizlerle paylaşmayı uygun görüyorum. Bir sinema sever olarak yönetmenlerin kendilerine özgü olan görüntü yakalama stillerini kafamda istemsiz bir şekilde kategorize etmeye başladığımı oluşan birikim sonucu yakın zamanda fark etmiş bulunmaktayım. Şimdi bu birikim sadece bir izleyici gözünün sahip olduğu yalın birikim olup profesyonel anlamda herhangi bir çağrışım yapmamalıdır.


Öncelikle Fransız filmlerinin üzerimde oluşturduğu çekici etkiyi açıklamak isterim sizlere, lisan olarak duyduğum bu dil, filme olan bağımı ne zaman olursa olsun artırmış dikkatimi daha kolay vermeme neden olmuştur kanaatimce. Dilin ahenkli ve vurgulu tınısı filmin atmosferini, karakterler arası diyalogların inceliklerini, estetik bir şekilde yoğurup zihnime enjekte emiştir. Ayrıca resim olarak kayıt alınan görüntülerde oldukça sevdiğim birşey, film renklerinin abartılması olmuştur. Hani kırmızı kırmızı gibi değildir yada mavi ise mevzuu bahis olan mavi değildir. Renkler öyle güzel tatlandırılmıştır ki onları izleyen gözlerim doymak bilmez olur tayfın çeşitliliğine. Bu tip resim kalitesi yüksek filmere yine bir Fransız yapımı olan 2001 yılına ait Amélie filmini örnek verebilirim. Bu filmi izleyen gözler eğer dikkatli bakacak olurlarsa ekranda akan görüntüye, filmin aktardığı duygularının büyük bir kısmını görme değil bakma algısı ile tadılacaktır, görüntüyü görüp yorumlamaktan ziyade. Hüzünü, çoşkuyu, heyecanı, yalnızlığı, sevgiyi, kızgınlığı doğru tonlarda seçimliş renkler aktaracaktır izleyiciye film süresince. Kısaca bahsetmek istediğim başka nokta ise yönetmenin filmi görmek istediği açının yaratıcılığıdır bana göre. Filmi gözlemleme sürecinde yönetmenin bize bahşettiği gözlerimizi ne kadar etkileyici bir şekilde kullanacağı oldukça önemlidir.

Şimdi bu kadar sözden ve kendimce açıklamaya çalıştığım detayları anlatabilmiş olduğumu ümit edip daha derinlere inmek istiyorum izninizle. “Cesaretin var mı aşka ?” şeklinde dilimize çevrilen bu karmaşık duygulara bulanmış film makarası 90 dakikalık çok hoş bir deneyimdir. Filmin yönetmeni aynı zamanda filmin senaristi olan ve her iki rolün de hakkını fazlasıyla vermiş olan Yann Samuell dir. Filmin ana öğesi, benim algıladığım kadarı ile iddaalaşan farklı cinsiyetten iki çocuğun, yetişkine ermelerinden sonra bile kendi aralarındaki bu lezzetten vazgeçmeyecek olmaları ile gelişen aşk, nefret ve intikamı üzerine kuruludur. Oldukça yaratıcı bulduğum senaryo bir an bile sıkmadan beni sadece çocukların sahip olabilecekleri saflıkta hayallerden, yetişkinlerin tekdüze olmaya mecbur edilen hayatına götürerek eşlik etmiştir film süresince.

Dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan bahsedecek olursak eğer, ana karakterlerin hem şaka hem iddaa hemde intikam üzerine kurulu çılgın aşklarıdır. Bu aşk öyle bir aşktır ki hem bir bağımlılık hemde bir erdem olmuştur her ikisi için. Ne yan yana uzun süre kalabilirler ne de tamamen ayrı durabilirler. Denge kanunu gibi ne kadar öfke, şiddet ve birtakım başka davranışlarını biçimlendiren etkiler altında olsalar bile, eninde sonunda aynı çukura yuvarlanmaya mahküm iki bilye gibi kavuşurlar birbirlerine. Aslında bu tezat ilişki filmin ana iskeletidir zaten.

Film süresince yönetmeni takdir ettiğim sahne pek çok olmak ile birlikte, final bölümdeki yağmur altında buluşma sahnesi tabir yerinde ise beni hayretler içerisinde bırakmıştır. Bunlardan ilki yuğmurun yiyen erkek karakterin ağır çekimde düşmesi sırasında aynı kadrajdaki öteki karakterlerin davranış hızının gerçek zamanlı olması, takip eden süre içerisinde ağır çekimdeki karakterin ıslak asfalta düşmesi ve asfaltın bir anda havuza dönüşerek çarpma ile içine batması, daha sonra ise karakter batmakta iken suyun içinde bir atlı karınca makinasının çalışmakta olduğunun görülmesi tek kelime ile büyüleyicidir.

Bütün filmi burada tek tek anlatmak isterim fakat bu mümkün olmayacağından ötürü size tavsiyem en kısa zamanda bu filmi belleğinize kazandırmanız olacaktır. Pişman olmayacağınızı garanti eder, tadacağınız deneyimle günümüzde mutlu olmak bu kadar güçleşmiş iken içinizde hoş bir sıcaklık yaratacağına güvence veririm.