Strange Days (1995) – Kafana takmaya değer mi?

Juliette Lewis’ten Hardly Wait’i dinlemek için tıklayın.

414px-strangedays

Strange Days yakın geçmiş olan 2000′in arifesinde vuku buluyor. Her ne kadar 2000 yılı büyüsünü artık yitirmiş olsa da büyük bir ruhu kaybetip gitmişsek arkamızda, 90′lardan geri kalmış az nostaljik unsurdan biri bu film de. 2000′i geçtiğimizden beri anti-ütopya üretiminde de belli bir düşüş yaşandığı kesin, artık 2000 gibi bir ilham kaynağı olmaksızın yaratıcı olunamıyor herhalde. Şimdilerin modası “küresel ısınma”… Neyse biz konumuza 2000′in arifesinde geçen bu anti-ütopik filme dönelim.

Filmimiz milenyuma az bir süre kala kaotik Los Angeles’ta geçiyor. İnsanlar kafalarının üstüne taktıkları SQUID (mürekkep balığı anlamına geliyor Türkçe) adındaki kayıt cihazları ile hafızalarını minidisc tarzı depolama birimlerine kaydedebilmektedir. SQUID doğrudan beyindeki tüm hisleri kaydettiği için kayıtlar sadece görüntü değil, birer hatıra deneyimine dönüşmektedir. Yani izleyen, kaydeden ile aynı hisleri yaşayabilmektedir. Pornografik içerik ya da yabancıların “snuff” dedikleri birinin ölümünü ya da intiharını içermesi ve eğlence amaçlı satılması sebebiyle yasal değillerdir. Lenny Reno (Ralph Fiennes) da bu kayıtları el altından dağıtan en büyük satıcılardan biridir. Bu yola girmesindeki en büyük sebep de kendisini terkeden kızarkadaşı Faith’i (Juliette Lewis) hatırlayabildiği tek anın o kayıtlarda olmasıdır. Yani kendisi gibi ulaşamadıklarına ulaşmaya çalışanlara çare arayarak parasını kazanmaktadır. Tabi ki bu kayıtlardan biri istenmeyen sonuçlar doğurana kadar…

strangedays1995dvdripdivx3lm-vcdvaultwwwdivxplanetcom12091000-48-58

SQUID iş başında

Film fikrin üzerine değinmekte hiç eksik kalmıyor, SQUID gerçekten parlak bir fikir ve görüntüyü çekenin kim olduğunun bilinememesi de işi daha da heyecanlı yapan kısmı. Bu sayede filmde şaşırtmalar(twistler) havada uçuşuyor. Senaryoyu James Cameron’ın yazdığını düşününce şaşırmamak gerek, ne de olsa Terminatör’ü, Aliens’ı ve hatta Titanic’i yazan ya da sinemaya uyarlayan kişi. Fakat tam da o sırada elindeki tüm altınları çamura çevirmekte usta yönetmenimiz Kathryn Bigelow (bkz: K-19: The Widowmaker) geliyor. 42 milyon $’lık bütçesiyle film gişede ancak 9 milyon $’lık bir ciro yapabiliyor. Bunun en temel sebebi de filmin zorlama bir şekilde kendini pozitif ayrımcı ilan etmesi.

strangedays1995dvdripdivx3lm-vcdvaultwwwdivxplanetcom06434200-44-03

Juliette Lewis her zamanki gibi...

Film arkaplan oluşturmak için oldukça çaba sarfediyor ve bunun için zencilerin aşırı ayrımcılığa uğradığı ve sokaklarda polisle savaşın sıradan olduğu bir evren yaratıyor. Filmdeki karakter seçimleri de bu yönde, uğruna ölüp bitilen beyaz Faith değersiz bir kadınken, Lenny’nin kadim dostu Mace iyi dövüşen, mantıklı ve dostane bir zenci. Ayrıca daha sonra başına işler gelen çeteleri coşturmayı kendine amaç biçmiş zenci rapçi hayatınız boyunca görebileceğiniz en saçma karakterlerden biri. Tabi gişe gelirinin düşüklüğünü filmin 18 yaş sınırına da bağlamak mümkün çünkü tecavüz ve cinayet gibi olaylar filmde olabildiğince gerçekçi ve sert sunulmuş bu da çoğu seyirci için rahatsız edici bir durum.

Strange Days, iyi bir fikri baz alıp altına temel koymaya amaç gütmeyen bir bilimkurgu-aksiyon filmi. Senaryo temelleri ile uğraşmayacaksanız, şaşırtmacaları için izlenebilir. Ama unutulmamalı ki ortalıkta yüzlerce başarılı bilimkurgu var…

Gomorra (2008) – İtalya cephesinde değişen bir şey yok!

gomorra-turkceafis

Solaryum o, evet! Uzay mekiği değil.

Gomorra şatafatlı mafya filmlerinin aksine güncel İtalyan mafyasını perdeye en sade dille gerçekçi bir şekilde aktarmaya çalışan bir film. Gerçeklere dayanıyor olması da en büyük iddiası. Uyarlandığı kitap 1 milyon 200 bin adet satmış ve 33 ayrı dile çevrilmiş. Yazarı Roberto Savione kitabı mafyanın içine girerek gözlemlerinden oluşturduğu için kendisi şu an mafyanın kara listesinde ve kitabın yayınlandığı tarihten beri polis korumasında yaşamak zorunda kalmış. Peki tüm bu yapılmışlıklara ve temeline rağmen film başarılı olabiliyor mu?

Aslında ödüller açısından bakınca filmin çok başarılı olduğu söylenebilir ne de olsa Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kaçırmasına rağmen Jüri Büyük Ödülü’nü almış. Gişede de bütçesini hayli hayli katlayan geniş bir kitleye ulaşmış. Tabi ki bunda kitabın tanınırlığının katkısını yadsımamak gerek. Gene de filmin abartıldığı kadar başarılı olmadığı görüşündeyim. Sebepleri aşağıda…

Filmimiz mafyayı özenilirlikten zenginliğinden bağımsız ele alıp yeni mafya babası idolleri yaratmak için çaba sarfetmiyor. Daha çok mafyanın sosyokültürel etkileri üzerine değinmeyi amaç ediniyor. Mafyanın bölgesinde doğmuş insanların içine düştükleri bataklığı, kurtulamamazlık hissini iletmeye çalışıyor. Bunu yapmak için de tek bir konudansa bir kaç bağımsız karakter üzerinden ilerlemeyi tercih ediyor. Bunlar, mafya özentisi iki genç kabadayı, bakkalda annesinin yanında çalışırken kendini mafya içinde bulan Toto, mafyanın beslediği ailelere para dağıtımı yapma işini üstlenen sürekli iki tarafında arasında sıkışan Don Ciro, yasadışı atık boşaltımı işinde çalışan işadamının yanına işe giren genç ve okumuş çocuk ve mafyaya bağlı bir tekstil atölyesinde çalışan Pasquale… Konuların anlatımı sırasında mafyanın insanları sömürürken nasıl acımasızlaştığı ajitasyon yapmaksızın anlatılıyor. Birbirinden bağımsız gözükseler de konuların temel aldığı motivasyon aynı olduğu için çok bölünmüş hissetmiyorsunuz. Tabi sonuçta tüm hikayelerin birbirine bağlanmıyor olması biraz sürpriz olabiliyor.

pasquale

Pasquale, Çinlilerle.

Film gerçek olaylara dayandığı için kendini sorumluluğuna fazlasıyla kaptırıyor, belgeselvari bir tat yakalamaya çalışıyor. Maalesef gördüğümüz olaylar gerçek olduklarını bilmeden izlendiğinde insana çok uzak gelmeyen olaylar, çünkü mafyanın işletmeleri olması da, kendi mahalleleri olması da zaten bilindik bir durum. Daha önce de bu durum filmlerde incelendi, Cidade de Deus (City of God, Tanrıkent) özellikle bunu çok büyük bir başarıyla gerçekleştirmişti. Fakat Gomorra, aynı büyüyü yakalamakta zorlanıyor, özellikle beş farklı hikaye anlatmaya çalışması sebebiyle karakterlerini tanıtmak için çok fazla vakit kaybediyor. Filmin neredeyse ilk yarısının tamamı hala yarım yamalak fikirlerinizin olduğu karakterler ile geçiyor. Burada kaybedilen vakit seyircinin de sabrını zorluyor, seyirci eğer kitabı okumamışsa parçaları birleştirene kadar canından bezmiş oluyor. Bu sebeple bu kadar farklı hikayeye bölünmüş olmasını beğendiğimi söyleyemem. Çünkü sürekli bir düğüm noktası için beklediğiniz film bunlar için sizi bekletmeye ve karakterlere odaklanmaya zorluyor. Ama dediğim gibi karakterler ve olaylar o kadar tanıdık ki özgünlük bulamayan seyirci odağını ve dikkatini kaybediyor.

gomorra-2

İki genç mafya babası adayı.

Gomorra’nın yurtdışında aldığı tepkilere nazaran ülkemizde adını duyuramamasını, ülkemizde kitabın henüz belli bir patlamaya ulaşamamış olmasına ve yaşanan olayların artık her gün televizyonlarda izlediğimiz ve normalleştirdiğimiz anormalliklere benzerliğine bağlıyorum. Türkiye’de Ergenekon Operasyonu ile her gün sapla saman birbirine daha da karışırken, derin devletin varlığını hep hissetmiş faili meçhulleri ile ünlü bir ülkeye İtalya’da yaşananların garip gelmemesi normal olabilir. Ama Avrupa bakış açısından değerlendirildiğinde filmin kitaptan ödünç aldığı belgesel değeri ve korkusuzca yaklaşımı, bir de Avrupalıların kafalarına dank eden “Neler oluyor haberimiz yok? Biz bunlar sadece 3. Dünya ülkelerinde olur sanırdık.” düşüncesi filmin değerinin kat kat artmasına sebep oldu.

Sanıyorum ki bu önermelere sahip olmayan Türklerin, filmin eksiklerine de göz yummayacağı için Türkiye’de bu filmin değerinin aslından da düşük olduğu. Benim tavsiye edebileceğim izleyici kitlesi gerçekçi sinemadan hoşlanan, Avrupa filmlerini seven seyirciler olacaktır. Ama hala Tanrıkent’i izlememiş olanlar varsa bu filme vakit kaybetmenin gerekli olmadığını düşündüğümü de eklemem gerekir.

Låt den rätte komma in (2008) – Yazgıya razı olmanın farklı bir türü

cartaz2İsveç yapımı “Låt den rätte komma in”, vampir filmlerinde görmeye alışmadığınız tercihlerin içine sanat filmi baharatı da kataraktan sunma gayesinde bir film. Arkadaşları tarafından dışlanan 12 yaşındaki sessiz sakin Oskar, yan dairelerine garip bir baba-kız’ın taşınmasının ardından (vampir olduğunu sonradan anladığı) küçük kız(Eli) ile yakınlaşmasıyla hayatında bazı değişiklikler yaşamak zorunda kalacaktır. Her ne kadar özetlenmek istendiğinde gene eninde sonunda vampir gibi bir kültün standartları ve klişelerinden kaçamayacakmış gibi dursa da filmde vampirlik tam anlamı ile yan konu olmaktan ibaret. Vampirler daha çok bir metafor ve besleyici unsur olarak kullanılmış, çünkü filmin anlatmak istedikleri vampirli bir gerilim filminin konusundan çok daha derinlerde.

Konuya bakıldığında da 12 yaşında sıkışıp kalmış, hayatından son derece memnuniyetsiz bir vampir ile iletişim sorunları olan içine kapalı sürekli itilip kakılan çocuğun hikayesi bir vampir filmi düşünüldüğünde akla gelebilecek en son olasılık. Sanki senaryo vampir teması olmaksızın yazılmış da, vampirden bir farkı olmayan, yaşamak için yapması gerekeni yapan karakter vampir oluvermiş gibi. Vampirler o kadar çok şeyi sembolize etmek için evrilmiş ki günümüz kültürüne kadar, asillerden kapitalizme kadar pek çok kılığı temsil eder olmuşlar. Fakat şimdi vampirlerin bir de kapitalist düzenin çalışanları, hayatından memnun olmasa da yaşamak için yapmak zorunda olduğu şeyi yapan kişiler olarak ele alınması filmin en özgün yönlerinden biri.

let-the-right-one-in14089301-18-38

Sadece Eli de değil, babası da durumunu kabullenmiş durumda, insanları ısırınca ruhsal olarak çok kötü hisseden çocuğunun yaşaması için insanları mezbahadaki hayvanlar gibi öldürüp kanlarını almayı günlük hayatının bir parçası haline getirmiş. Eli’ın gerçek yaşı hakkında tam bir bilgi verilmediği için, filmde diğer karakterler tarafından babası olarak görülen bu karakterin de Eli’ın babası olup olmadığını bilmek zor. Belki de Oskar’ı bulmadan önce onu öyle kabul etmiş sevgilisiydi. Eli ile iletişiminde bu ipuçlarını çıkarabilmek de mümkün.

Filmin diğer bir ana teması da olduğu gibi kabul etmenin zorluğu, Oskar kendi ezilmişliğinden belki bunu kolayca başarabiliyor. Birinin farklı olmasının gözünde onu kötü yapmaması ilişkinin tohumlarını atıyor tabi bir de Eli’nin güzelliği. Gene de tanımadığına karşı güveni ve kabullenişi, nerdeyse insanlık dersi verir gibi. Eli’ın da insancıllığı vampirliğe gerçekçi bir bakış gibi duruyor zaten.

Vampir kültürünün bu kadar gerçekçi ve içsel ele alınması, vampir ikonunu korkutucudansa acınası bir hale getiriyor. Sinema kültüründe önceki referanslarda belki bu kadar vampir karakteri ile empati yapılmamıştır. Vampirlik insancıllığın zıttı, kan emen konumundayken şimdi metaforik bir şekilde kanı emilen konumda ve sonuna kadar insancıl. Önceden kanınızın emilmesinden korkmanızın sebebi ölüm korkusu ve vahşetken şimdi hayat boyu yaşanacak bir hapisten korkuya dönüşmüş durumda.

let-the-right-one-in03285501-13-34

Oyunculuklara da değinmekte fayda var, iki çocuk oyuncunun da ilk filmi olmasına rağmen hem oyuncu yönetmenliğine hem de yeteneklerine şaşırmamak mümkün değil. İkisi de gerçekten yılların oyuncularıymış gibi filmin ruhunu oluşturmakta inanılmaz bir paya sahip. Özellikle Eli, yaşını asla belli etmeyen mimiklere ve olgunluğa sahip filmin ilk başında sadece yüzünü görebildiğiniz sahnelerde yaşını tahmin etmek imkansız, ancak Oskar’ın yanına oturduğunda aynı boyda olduklarını gördüğünüzde 12 yaşında olduğuna inanabiliyorsunuz.

Tüm bu yaklaşımları ile vampir kültürüne farklı bir bakış getiren film hem Avrupa sinemasından hoşlanan hem de vampir ikonunu seven insanlar tarafından beğenilebilecek bir film. Perdede her gün görmediğiniz gerçekten kendine has bir film, sırf bu sebepten bile sinemaseverlerin izlemesi gerekli bence…

Jacob’s Ladder (1990) – Gerçek algısı şaşmayagörsün…

jacobs_ladder Filmin afişi incelendiğinde farklı bir şey ilk sahnesi izlendiğinde farklı bir şey çağrıştırıyor insana.Ama filmin sonunda aslında çağrıştırılanlardan çok farklı olduğu anlaşılıyor.

Film Vietnam’da bir savaş sahnesiyle açılıyor. Savaş molasına çıkmış askerler ot keyfi yaparken bir anda çatışma çıkıyor. Kimi çatışmaya katılırken kimi otun etkisiyle deliriyor, kusuyor ya da ağzından kanlar fışkırıyor.  “Bir ot için fazla bir etki ne oluyor yahu?” derken bir anda kahramanımız Jacob’un (Tim Robbins) metroda uyandığını görüyoruz. Fakat bunun bir rüya değil Jacob’un Vietnam savaşında yaşadıklarını anımsaması olduğunu kısa bir süre içinde anlıyoruz. Vakit geçtikçe bu anımsamalar artıyor. Bir yandan da Jacob’u öldürmeye çalışan tuhaf yaratıklar ve asker arkadaşlarıyla yaptığı sohbetler filmin seyrini tamamen değiştiriyor. Film boyunca geçmişe gidip gelmeler, hayaller ve gerçekler temposunu arttırarak karışıyor ve film sonunda insanı nefes nefese bırakıyor.

Filmin en güzel yanı film boyunca olaylar ve Jacob’un sanrıları üzerine durmadan düşünmeye itmesi insanı. Yaşananlar gerçek olamayacak kadar doğaüstü, kahramanımız ise sanrı göremeyecek kadar bilinçli. Ama insan filmdeki tuhaflıkların çözümünü bulmak için doğüstü olaylar, şizofreni, askeriyenin oynunu gibi yaftalar yapıştırıveriyor .

Film boyunca hikaye akıcı bir şekilde gidiyor ve insanın beynini cidden yoruyor. Film sonuçlandığındaysa “mükemmel kurgu. helal olsun!” cümlesini kurdutturuyor insana.

İnsanın algısının şaşmasını konu alan, neyin gerçek neyin kurgu, neyin hurafe olduğu anlaşılmayan filmleri seven arkadaşlar abu filmi önemle tavsiye ediyorum. Çünkü bu film sırf bunu konu almıyor aynı zamanda izleyiciyi de aynı karmaşaya sokup her an “şöyle mi? yok böyle ” dedittiriyor.

Film hakkında daha birşey yazamıyorum çünkü yazılacak her satır spoiler niteliğinde. O yüzden sadece çok başarılı bir film diyor ve izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

***Spoiler:

Filmin bunalımlı havası içinde, temponun en arttığı parti sahnesinden sonra Jacob’un evinde Sarah’ın yanında uyanması ve Gabe’le konuşması insanın içine su serpiyor. Bir rahatlama, mutluluk yaratıyor içimizde. Sonra Jacob gözlerini ateşinin düşürülmesi için yatırıldıığ küvette açtığında ve o iç ısıtıcı sahnelerin sadece havalenin etkisiyle gördüğü bir rüya olduğunu anladığında sessizce gözünden yaşlar akması Jacob gibi izleyiciye de aynı acıyı yaşatıyor. Kesinlikle favori sahnemdir.

jacobs-ladder-1990-tim-robbins-pic-2

*** Kısmi spoiler

90′ların sonunda 2000′lerin başında moda olan gerçekliğin ne kadar gerçeklik olduğu, algının şaştığı filmler biraz da Jacob’s Ladder’dan etkilenmiş bence. Buna örnek olarak Abre los Ojos ya da son versiyonu ile Vanilla Sky verilebilir. Konu açısından çok farklı olsa da temel mantık olarak ok da farklı yerlere çıkmıyor. Algının şaşması ve seyirciyi de allak bullak etmesi açısından da Brazil (1985)’e de benzettim ben. Belki de bir yandan renklerin ve filmin döneminin de etkisidir.

The Wrestler (2008) – Aronofsky’nin Rourke’a kıyağı…

wrestlermovie

Darren Aronofsky’nin The Fountain (2006)’da bizlere (özellikle bana!) yaşattığı büyük görsel şölenden sonra hangi filmle karşımıza çıkacağını gerçekten merak ediyordum. The Wrestler filmini ilk duyduğumda şaşırmıştım. Aronofsky ve içinde spor olan bir film izlemek gerçekten ilginç olacaktı. Özellikle filmi ilk duyduğumda başrolde (Randy ‘The Ram’ Robinson) Nicolas Cage’in olacağı gibi bir söylenti vardı. Açıkcası ilginç olacaktı. Ama (Belki de bir Cage fanı olmadığımdandır…) Cage’in eskiden HBB, Flash TV gibi kanallarda geceleri izlediğim Amerikan Güreşleri’ndeki güreşciler gibi olup olamayacağından, hatta güreşçi bir karakteri benim zevk alabileceğim bir şekilde canlandıracağından şüpheliydim. Ama daha sonra öğrendik ki rol Sin City’de Marv rolünde taptığım Mickey Rourke’a gitmiş. Bu haber film hakkındaki beklentilerimi katladı. Filmi izledikten sonra buna iyice emin oldum, The Ram rolünde iyiki Cage’i görmemişiz.

Filmimizin başrollerinde yukarıda da belirttiğim gibi Mickey Rourke (Randy ‘the Ram’ Robinson) ve Marisa Tomei (Cassidy / Pam) var. Bunun yanında son yıllarda iyice yıldızı parlayan genç oyuncu Evan Rachel Wood (Stephanie Robinson) filmde The Ram’in kızını oynamakta. The Wrestler yaşlanmış ve 20 yıl önceki günlerini arayan bir güreşçi olan Randy The Ram’i anlatıyor. Artık 80′lerdeki durumu yoktur. Güreşin yanında geçimini sağlamak için süpermarkette part time çalışır. Bir maç sonrasında güreşi bırakmak zorunda kalan “The Ram” kendisine farklı bir yol çizmeye çalışır. Görüşmediği kızını tekrar kazanmak ister, bir kadınla yakınlaşır. Zaten çalıştığı süpermarkette full time çalışmaya başlar. Ve herkese güreşi bıraktığını söyler. Sonuçta yine işler yolunda gitmez. Kızını unutur, hoşlandığı kadından karşılık alamaz. Randy, güreşin yapabileceği tek iş, güreş seyircilerininde tek ailesi olduğunu düşünür…

wrestler1wrestler3

Mickey Rourke The Wrestler’da taktir edilmesi gereken bir oyunculuk çıkartmış. Film için vücut geliştirme çalıştığını ve kilo aldığını okudum. Karakter tahlilleri mükemmele yakın yapılmış. Güreşçilerin ringe çıkmadan ve çıktıktan sonraki duruşları ve konuşmaları, aslında olayın büyük bir şovdan ibaret olduğunu yüzünüze vuruyor. Aranofski filmi bir belgesel havasında çekmiş. Sürekli Randy’nin arkasından dolaşıyorsunuz. İmza gününde bekleyen diğer güreşçiler, nintendo oynadığı çocuk, hatta call of duty muhabbeti filmden hatırladığım güzel sahnelerden. Filmden çok şey anlatmak istemiyorum, güzel bir film yapılmış. İzlemeye değer diye düşünüyorum. Yinede bir Requiem for a dream, bir PI değil. Kısacası filmde Aronofsky’i değil ama bol bol Mickey Rourke’u bulacaksınız. Bilmeden izleseniz bir Aronofsky filmi olup olmadığını anlama şansınız yok. Sanki o deneysel/sanatsal çalışmaları bir anda bir köşeye atmış.

wrestler2

Film Venedik Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kapmış… 2 dalda kesinlikle Oscar adayı olur diye düşünüyorum, birisi The Wrestler isimli parça için diğeride en iyi erkek oyuncu için. Hatta en iyi erkek oyuncu ödülü Brad Pitt’le Mickey Rourke arasında geçecek diye bir tahmin yürütüyorum…

“90′s fukin sucked” diyerek yazımı kapatıyorum…

Sevgiler saygılar.

Once (2006) – Bir kerecik aşık olabilir misin?

Markéta Irglová ve Glen Hansard’dan Falling Slowly’yi dinlemek için tıklayın.

Günlük yaşantının koşuşturmacasında arkafonda sokak akustiğine bulanmış, kulağımızı okşayan güzel tınılar duyarız bazen. Kimi seslerin hikayeleri vardır, kimilerinden duyduğumuz sesin ise sadece 25 kuruş için can çekişen, kulağımıza girmeye çalışan hırsızlar olduğunu biliriz. Lakin ülkemiz koşulları altında gerçek “sokak müzisyenleri” samanlıktaki iğne gibidir. Değil sokakta, müzik sektöründe bile bir şeyler ortaya koymak imkansızdır. “Busker” deniyor onlara.Bazıları göreli olarak yükselip müzik sektörüne dalış yapıyorlar. Bizden çıkan isimler de var, Avrupa’da meteliksiz kalan, Erkin Koray da onlardan biriymiş. Beck, Tracy Chapman, Bob Dylan, David Gilmour, Badly Drawn Boy, The Memphis, River Phoenix, Damien Rice, Violent Femmes, Louis Armstrong, Muddy Waters, Robin Williams gibi isimlerde aynı şekilde sokaklardan başlayarak, yeni cadde başlarını “dünya” olarak değiştirmişlerdir. Peki neden güzel gelir bu sokak müziği kulağımıza? Ekspertler viskiye attığımız buzun bile tadını bozduğunu söyler, sokak müziğinde de müzik en saf, en temiz haliyle kulağımıza çalınır, dijitallikten uzak hayatın stereosuyla kulağımıza gelir… Gelin kendimizi bu filmle birlikte İrlanda sokaklarına atalım. (Filmi izlemeyenlere alttaki kısmı sonra okumalarını tavsiye ederim)

Kazıyorum yeri şimdibscap003tm3
Başarmaya çalışıyorum
Anlaşılmayan kelimeler var aramızda
Ve bu gizem şüpheleri getiriyor
Anlayamadım
Uzanıp elimi tutacağın zaman
İçinde varsa bir şeyler
Şimdi söylemekten çekinme
Çünkü bekliyordun her zaman
Durumu eşitleme şansını
Bu gölgeler düştükçe üzerime
Kazanacağım bir şekilde
Çünkü Tanrı söyledi bana
Hiç olmadığı kadar yakınmışım
İçinde varsa bir şeyler
Şimdi söylemekten çekinme
De hemen bana, bana.

…diye başlıyor film ve ilk anda ne olduğunu anlamadan, sinema büyüsünü sokak kültürüyle sentezliyorsunuz. Mesleği süpürge tamircisi olan Glen Hansard eline gitarını aldıktan sonra notaları da süpürgeleri tamir ettiği gibi, duyguları tamir etmek için kullanıyor ve film ilerledikçe ortak tutkuları müzik olan Çek kızımız Marketa ile tanışıyor. Marketa da sokakların gezgini ama o parasını çiçek satarak kazanıyor. Peki bu film sadece bir aşk filmi mi? Kesinlikle hayır. Zaten yukarda gerçek isimleriyle bahsettiğim Marketa ve Glen’in ismi yok, filmin sonuna geldiğimde “girl:Markéta Irglová,boy:Glen Hansard” yazısına çok şaşırmıştım ve yönetmenin bu isimsiz karakterleriyle izleyiciyi gizliden özdeşleştirme numarası çok hoşuma gitmişti. Filmleri senaryolarına göre değerlendiren bazı izleyiciler elleri boş dönecekler ama ceplerini daha sonra kontrol ettiklerinde o leblebilerin nası girdiğini anlamaları çok uzun sürmeyecek. Hayatın bir kesmini izleyiciyle buluşturmak kolay değil, ne mükemmel bir oyunculukla anlatabilirsiniz ne de set düzeniyle. İşte bu filmde, günlük yaşantımıza sürekli iç içe olduğumuz saz ve söz devreye giriyor ve bize  kendi alışkanlıklarımızla yol gösteriyor.

Aşk filmi dedim, peki sevişme ya da seks var mı? Evet var. Şöyle ki filmin başlarında oğlan ve kız bir müzik dükkanına giriyorlar ve kızdan oğlana göre mekanın koşullarına göre ahlaksız bir teklif geliyor. “Hadi şarkılarından birini çal.” İşte burada daha sonra Oscar’da bile en iyi müzik dalında birinciliği getircek piyano ve gitarın vokallerle seksi geliyor…

-Falling Slowly-
Kurtarsan bu batan gemiyi,
geçsen dümenine
Vaktimiz vardı hâlâ
Ümitli notalarını çal bana

Her bir şarkı, gizliden yaşanan yasak aşkın-isimsiz ilişkinin gladyatörleri gibi öldürücü hamlelerden uzak izleyicilerin içlerini dağlamasına sebep veriyor. Kız ve oğlan seyircilerin beyaz mendillerine karşılık vererek bir sonraki şarkıya geçmeyi bekliyorlar… Taa ki kızın oğlana Çekçe “Miluju Tebe” demesine kadar…

Bir yazıdan alıntıyla devam edeyim; “Öyle aklınıza estiğinde izleyeceğiniz türden değil. Yoğun bir anınızda izlemelisiniz belki de. Öbür türlü nereden nasıl sizi yakalar kestirmek güç. Böyle filmlerde oyunculuk, ses, ışık, kurgu, kıl, tüy aramak çok gereksiz. Sadece kendinizi teslim edeceksiniz. Yakalarsa alır götürür. Yok eğer sarmadıysa sizi romantik komedi odasına alalım.”

Çiftimiz ilişkilerinin bir bebeği olması için stüdyoya girdiklerinde, yine Dublin sokaklarından toplanmış farklı hikayelerin insanlarıyla bir grup çalışması yapıyorlar. İşte o bebek aslında filmden önce isimsiz oyuncuların gerçek hayatta çıkardıkları “The Swell Season” albümünün ta kendisi(evet filmimizin karakterleri gerçek hayatta birbirleriyle evli ve müzisyenler).

Mutsuz sonla bittiğini söyleyebileceğim film aslında dünyadaki en güzel ilişkilerden birini yaşatıyor ve nurtopu gibi bir soundtrack veriyor. Steven Spielberg’e göre yapılmış en iyi müzikal. Kimbilir daha kimler neler söylemiştir ama bence bu film bir aşk belgeseli. En duygusuz insanın bile cebindeki leblebilerin gerçek sahibinin aşk olduğu aşikar.

Death Race 3000 (2008) – Frankenstein Efsanesi Geri Dönebilecek mi?

1970 lerde çekilmiş b-movie kategorisindeki,araba yarışlarının Fallout’u diyebileceğim Death Race 2000 hayranları için bu 2008 yapımı bol bütçeli remake  Death Race 3000 tamamen hayal kırıklığı.Oysaki yapım aşamasında kadroda, araba ve aksiyonun yeni etiketi olan Jason Statham’ı görünce çok büyük heyecan yapmıştım.Gel gör ki ilk filmin aksine Jason’a rağmen, filmi gerek konusunun zayıflığı, gerek filmde kullanılan arabaların estetikten uzak metal yığını olması,bu büyük bütçeli yapımdan alacağınız zevki,ilk versiyonu bir b-movie olan  yapımın vereceği zevkin yarısına zor bela yaklaşıyor.

Death Race 2000′in gizemli kahramanı Frankenstein,bu filmde bizimle sadece maskesiyle ve namıyla birlikte oluyor ki tahminimce ilk filmin fanlarının eleştirilerinden uzak kalmak için böyle birşey yaptıklarını düşünüyorum.Zaten bu filmin saçma konusuna politik kişilikteki Frankenstein’i sıkıştırmak hiç yakışmazdı.Yarışcıların birbirleriyle olan etkileşimi minimum düzeyde tutulması,daha çok aksiyon sahnesini getirse de filmin ruhunu alıp götürüyor.

Günümüzde “internetten canlı vahşet” filmleri gitgide artıyor ve bu filmin temasıda bunun üstüne kurulu.Film 2012 yılında geçiyor.Ekonominin çökmesiyle, hem bir yarışçı hem de fabrika işçisi olan Jensen rolündeki Jason çalıştığı işten çıkarılıyor.Fakat “internetten canlı vahşet”in sahiplerinin, Jensen’a özel bir planları vardır.Bir komployla hapse düşen Jensen’ın kurtuluşu hapisane müdiresi rolündeki Joan Allen’ın ellerindedir.Müdire, yetenekli sürücü Jensenin yarışlara katılmasını ve Frankenstein’ın ruhunu reyting namına sürdürmesini ister.Fazla seçeneği olmayan Jensen’e geride bıraktığı kızına dönme şansı doğmuştur.

Film ilerledikçe atmosfer yarı Carmeggedon yarı Fast and Furious havasına bürünüyor.Hapishane içindeki yapılan yarışlardaki kıyım,saf aksiyonu daha önce Resident Evili yönetmiş Paul W.S. Anderson’un “soluk renk çekimi” yorumuyla kanımızda hissettirmeye başlıyor.Death Race 2000 in aksine ana rollerdeki yarışcıların dışındaki diğer yarışçıları süpürmek için baştan savma bir ölüm makinası yaratılıyor ve “pacman” vari diğer yarışcılar filmden elemine ediliyor.Final yarışında artık sadece Jensen ve zenci yarışçımız kalıyor.Bu iki yarışcının verdikleri radikal bir kararla yarış sona eriyor.

İlk filmin aksine arabalardaki “ruh” yerine “beygir gücü” gelmiş.


Hiphop rüzgarıyla biten film,”hah sıçmışınız bari bir de sıvayın” dedirtiyor.Filmi izleyeceklere tavsiyem,kesinlikle önce Sylvester Stallone’un ilk filmlerinden biri olan Death Race 2000′i izlemeleri.Lakin diğer tarafta insanlar bu filmi sevmiş.(tahminimce ilk filmi izlemeyenler)Eğer sizlerden de varsa yorumlarınızı eksik etmeyin.


The Curious Case of Benjamin Button (2008) – Hayatı tersinden yaşamak…

The Curious Case of Benjamin ButtonFilmimiz hastanede gözlerini açan bir anne ile başlar… Kızı Caroline hemen başındadır. Aralarında geçen diyalogdan da anlayacağımız üzere artık yapacak birşey kalmamıştır. Durum çoktan kabullenilmiştir. Ölüm yakındır… Anne son anlarında kızına bir hikaye anlatmaya başlar. Hikaye ters çalışan bir saatin hikayesidir. Tersine akan bir hayatın, hayata yaşlı doğan bir bebeğin hikayesidir.Garip bir rahatsızlıktan dolayı yaşlı doğan bir bebek, aynı gün içinde annesiz ve babasız kalıyor. Bir huzurevinde siyahi bir çift tarafından büyütülüyor(!) Bu yaşlı görünen ama genç adam hayatı huzurevindeki zamanını doldurmuş insanlardan öğreniyor. Tabii herkes gibi onunda hayatına başlayacağı zaman geliyor. Annenin kızına anlattığı bu hikaye filmimizi oluşturuyor. Ve filmimiz yine başladığı yerde bitiyor yani hastanede…

Filmin kadrosu güçlü diyebiliriz. Benjamin Button rolünde Brad Pitt, “the most beatiful gal” Daisy rolünde Cate Blanchett var. Kesinlikle söylemeliyim rollerinin hakkını vermişler. Filmimiz 1918-2005 (Katrina Kasırgası) arasındaki tarihte Benjamin Button adlı karakterimizin hayatını işliyor. Hiç düşünmeden 2008′in en anlamlı Hollywood yapımı diyebilirim. David Fincher Brad Pitt ikilisi yine güzel bir film çıkarmışlar. 159 dk süren filmimiz uzun ama izlerken insanı sıkmıyor. Filmle ilgili yapabileceğim eleştirilerden biri hikayenın tarihle çok içli dışlı olmaması, sadece 2. Dünya Savaşına biraz sürtünüyor geri kalan kısmında tarihe girmekten kaçınmışlar. Ama bunu anlayabiliyorum film zaten bu haliyle bile oldukça uzun. 70 yaşında görünüp bir huzurevinde yaşamanın travması güzel bir şekilde işlenmiş. Aslında bir çocuk olduğunu bilmeyen yaşlı adam… Karşı cinsle yaşadığı yakınlaşmalar, çevresindeki insanların gün geçtikçe solması, kendisinin ise tam tersi şekilde olması hikayemizin eşsiz kısımlarından. Bu eşsiz hikaye çok güzel bir aşkı anlatarak devam etmiş ki burda tekrar tekrar hem yönetmeni hem senaristi tebrik etmek gerekiyor. Bence çok orjinal ve ilginç bir fikir.

2

Film de benim gerçekten hoşuma giden ve bahsetmeden edemeyeceğim şey makyaj olmuş. Brad Pitt amcamızı hem 80 yaşında hem de 20 lerinde görüyoruz. Aynı şekilde Cate Blanchett i de 17 yaşından 80 lerine kadar başarıyla yaşlandırmış ve gençleştirmişler… Süre açısından ağır bir film olsa da filmi izlerken zaman duyumu yitirdim. Film genellikle duygusal yoğunlaşmalar yaşamanıza sebep oluyor. Hikayemiz fantastik öğeler taşıdığından film olarak bazılarımızın hoşuna gitmeyebilir. Ama sinema açısından baktığımda, fikir güzel bir şekilde işlenmiş. Karakterin hayatı ve yaşadığı travmaları ortaya açık bir şekilde sermiş.

4

Son olarak şunu diyebilirim ki bence filmin hakkı verilmiş. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ederim. Notum 8/10

Filmle ilgili spoiler içerir. İzlememiş olanların okuması tavsiye edilmez…

- Filmi izlerken düşünmeden edemedim. Benjamin filmimizde Fransa, Rusya, Hindistan gibi ülkelere gidiyor. Bu ülkelere nasıl giriş çıkış yaptığı aklıma takıldı. Filmi izlerken bunu güzel bir şekilde yedirdiklerini fark ettim. Sonuçta bu adam 60 yaşında görünürken pasaportunda 20 yazması gerekiyor.

Admiral (2008) – Merhaba Eski Rusya!

Filmin afişi, beklentilerinizin ne yönde olması gerektiğini anlatan bir afiş aslında.Titanic’teki girişe benzer bir klişe girişle başlayan filmde, kendinizi birden gerçekçi bir deniz çatışmasının içinde buluyorsunuz ve o anda açıkçası içimden filmin sadece deniz savaşları olarak devam etmesini istemiştim.

Film başroldeki Amiral Kolçak’ın Birinci Dünya Savaşı’nda  savaş gemisi kaptanlığından Beyaz Rusya İmparatorluğuna kadar yükselirken başından geçen olayları irdeliyor.Daha önce Adolf Hitleri Max filminde farklı bir kişiliğle izlemiştik, Admiral filminde ise Türk kanından geldiğini söyleyen Kolçak’ı Rusya’nın iç çatışmalarına karşı bir itaatkar bir asker olarak, fakat elinden geldiğince kan dökmemeye çalışan insancıl kişiliğiyle izliyoruz.Türk demişken afişteki daha önce “Çöküş”te oynamış 23 yaşındaki tatlı kızcağız da filmde Türk kanından geldiğini söylüyor.(Bu aborjinlerde bir gün Türk çıkacak ama hadi hayırlısı)

Siyasi bir film olarak izlenirkenkilermediğinde ağızda güzel bir tat bırakıyor.Lakin şimdiden film hakkında bizim gazetelerimizde bile “İşte Kominist Devrimini Yerden Yere Vuran Film” olarak geçsede konuya hakim olmayışımdan mıdır yoksa 20 milyon dolar harcanmış filmin görselliğine takılmış olmamdan mıdır bilinmez büyük keyifle izledim.

19857

İhtiras ve aşkın dozu filmde yer yer tavan yapıyor ve kimin elinin kimin cebinde olduğunu anlayamıyorsunuz.Evli olan Kolçak bir subay arkadaşının karısına abayı yakınca(Anna), filmdeki büyük aşk doğuyor.Karı-koca arasındaki dostane ilişkiyi gördüğünüzde bu Rusların tatil beldelerinde neden besin zincirinin en altında olduğunu anlıyorsunuz.

Filmin sonlarına doğru karamsarlık katsayısı yükseliyor ve Kolçak rolündeki oyuncunun performansı iyice göz doldurmaya başlıyor.Rusya’nın Sibirya bölgesinde Beyaz Rus hükümetini kuran Kolçak, Bolşeviklere karşı geniş çaplı operasyonlar düzenliyor. Fakat Kızıl Ordu birlikleri bölgeye konuşlanıyor ve karışıklıklar artıyor.Akıbetinde ilginç olaylar yaşanacak uzuun bir tren yolcuğu tamamlanamadan ihanetide yaşayan Kolçak’ın hikayesi son buluyor.

19861

Filmin son 5 dakikasında “ulan durun ne güzel bitiyordu” demeye kalmadan Titanic efsanesi geri dönüyor ve 23 yaşındaki güzelim Anna’nın kırışık suratıyla başbaşa kalıyorsunuz.

Bir kaç not;

-Rus tarihçileri “Amiral” filminin kahramanı Aleksandr Kolçak’ın Türk İlyas Kolçak Paşa’nın soyundan geldiğini iddia ediyor. Söz konusu filmde de Amiral Kolçak, kendisinin Türk kanı taşıdığını ifade ediyor. Rus tarihçiler, Ukrayna’nın Hotin kalesi komutanı İlyas Kolçak Paşa’nın Rus Mareşali Hristofar Minih tarafından esir alındığını, daha sonra ise Kolçak Paşa’nın Polonya’ya yerleştiğini ve 1794 yılında ise paşanın torunlarının Rusya’ya göçtüklerini belirtiyor.

-Filmin afişinde ve filmde geçen yazım 1917 yılında Devrimle yasaklanmış.

Wristcutters: A Love Story (2006) – Ben Bu Film İçin Bileğimi Keserim!


Wristcutters, bir insanlık dramının su yüzeyine vurmuş komedisi. Karakterleri ile mekanları ile yolun kenarına terk edilmiş ve didiklenmiş kanepeleri ile baştan aşağıya muazzam bir kompozisyon. Seyirciyi donuk gözlerden uzak, sürekli kıpır kıpır tutan oldukça tuhaf ve bir o kadar da eğlenceli.

Neden mi bu kadar övdüm hemen söyleyeyim lafı fazla uzatmadan, çünkü Wristcutters çok samimi duyularla yaratılmış bir hayal gücü şaheseri. Oldukça basit, vurucu ve etkileyici. Parlak bir zekanın ürünü olduğunu hemen ortaya koyar nitelikte. Bir yönetmenin aynı zamanda bir senarist de olması gerektiğini bize anlatan filmin yönetmeni Goran Dukic. Filmografisine göz atacak olursak az ve öz film yapan, ama yaptı mı adam gibi film yapan bir yönetmen olduğunu hemen fark edebiliriz.

88 dakikalık öykümüz hiç bitmesini istemediğimiz bir rüya gibi akıp gidiyor. Şahsen benim gözlerim bu ziyafete doyamadan ekranın kararmasını pek adil bulmadı :) .  (bu film on saat olsa ben izlerim)

Wristcutters’ı bu kadar yücelten değerin ne olduğunu tam karar veremiyorum aslında. Acaba ben de (çevremdeki herkes gibi?)  bilek kesmeye mehilli birimiyim bilmiyorum. Yoksa tüm yaşamımız boyunca bize dayatılan cennet cehennem olgusu hatalı mı?. İntahar etmek ile ilgili kısmın içeriği ne?. Yükümlülükler neler?.

Filmi anlatmadan yazabileceğim nokta görmüyorum. Fakat kesinlikle izlemek gerek diyorum ve bunu açık açık söylüyorum. Tamamı ile beğendiğim bu yapıtı zihin arşivime katmaktan onur duydum kendi hesabıma. Aşağıda burada bahsedemediğim bazı noktalardan bahsedeceğim ama bildiğiniz üzere aşağı kısım filmi izlemiş okuyucularımız için oluyor.

Keyifli seyirler diler, bileklerinize mukayyet olun diye telkin ederim :) )

ufak notlar (spoiler içerir!):

- Öncelikle giriş sahnesi hakkında biraz konuşalım, bu durağan sahne bizi gelecek olan büyük bir olaya hazırlamak ister gibi. İlk izlediğimde uzun gibi geldi diye düşünsem bile, bir merasim için çok kısa olduğunu sonradan fark ettim.

- Hemen ekleyeyim filmin müzikleri mükemmel hazırlanmış. Tabi zevkler tartışılır ama böyle bir film için daha uygun müzikler olamazdı diye düşünmekten kendimi alamadım. Dinlemenizi tavsiye ederim. “Everything Is Illuminated” ve “Big Nothing” gibi filmlerin müziklerine katkıda bulunan Gogol Bordello’yu  dinlemek güzeldi.

- Far olayına koptum, bir aksaklık bu kadar iyi irdelenir,  mesela Doomsday filminde sahneler arası geçişlerde olayları bağlamak için çok kastıklarını yazmıştım. Ama bu filmde atıyorum 45. dakikada geçecek olayın kurgusu 14. dakikada izleyiciye veriliyor. Bu tip detaylar kesinlikle film kalitesini artırıyor. Üzerinde düşünülmüş hissettiriyor.

- Eugene (Shea Whigham) ve ailesine (ne aile ama!! :) ), özellikle de küçük kardeşi ile aralarında geçen diyaloğa hayran kaldım.

- Filmin son sahnelerine doğru istasyona gelen tren kılıklı araç filmin atmosferine çok iyi oturmuş.

- Mikal (Shannyn Sossamon) un performansı etkileyici, masum olduğunu yüzü ele veriyor. Hep başından beri söylediği gibi birisi olduğunu düşünmüştüm. O yanlışlıkla orada!. :)

- Gökyüzünden gelen yöneticilere diyecek sözüm yok, hele o paraşütlerle gelip yere konmaları yok mu insanı kırıp geçiriyor.

- Ben bu filme gönlümden 10 puan verdim ama buraya 9 işleyeceğim, haklısın diyorsanız ne mutlu bana, bileğimi kesmeme gerek kalmayacak! :)

- Filmin posterleri, afişleri çok hoş tasarlanmış. Bir tanesinda türlü türlü intihar yöntemleri arkan fonda verilmiş, seç beğen al der gibi.

Blood Simple (1984) – Coen’lerin ilk göz ağrısı

Carter Burwell’den Blood Simple ana temasını dinlemek için tıklayın.

poster

Blood Simple’a ilk çocuk demek, onu öyle düşünüp hakir görmek bile abesle iştigal olur. Onun yerine Coenlerin tüm yeteneklerini ilk filmden gözler önüne serdikleri bir mucize olarak görmek en doğrusu. Ayrıca son filmleri kadar kara mizah olmasa da Coenleri tanımlayacak hikaye kurma tarzı ve sinemasal mükemmeliyetçilik özelliklerini sunan bir eser. Frances McDormand ve Coel birlikteliğinin de pek çok çocuğundan sadece bir tanesi.

Teksas’ta bir bar işleten Marty eşinin kendini aldattığını düşünmektedir, gerçek olup olmadığını öğrenmek için de gizli dedektif tutar. Abby ve Ray, dedektife yakalanır ve Marty olaylardan haberdar olur. Bir türlü durumu içine sindiremeyen Marty sonunda gizli dedektife reddedemeyeceği kadar miktar para ve karısı ile Ray’i öldürmeyi teklif eder. Fakat bundan sonra gelişenler hiç kimsenin kontrolünde olmayacaktır.Film tam anlamıyla bir kara film(film noir) altyapısına sahip, bol parası olan bir işadamı, güzel ve genç karısı, karısının sevgilisi işadamının çalışanı ile aşk üçgeni tamamlanıyor. İkiliyi takip eden M.Emmet Walsh da kara filme cuk oturan bir karakter. Filmdeki her karakter güven vermeyen, yaptıklarından emin olmayan ve aynı zamanda karşısındakinden emin olmayan kişiliklere sahip. Bu da yanlış anlaşılmalarla dolu ve sarpasaran bir senaryoyu doğuruyor. Sonucunda sürükleyiciliği de doruğa ulaşıyor filmin.

kurek

Ünlü kürek

Senaryomuz tam anlamıyla mükemmellik ve mantıklılık içerisinde yürürken, Coen’lerin kara film standartlarına uymaktaki kalıpçılığı gerçekten filmin etkileyiciliğine katkıda bulunuyor. Özellikle ışık kullanımı sanki 50-60′lı yıllarda siyah beyaz filmlerde gibi hissetmenizi sağlıyor, atmosfere de katkısı yadsınamaz. Sesler de kimi anlarda filmin etkisini arttırıcı güzellikte kullanılmış, özellikle Marty ile Ray’in ciddi konuşmasının içinde Marty’nin hemen ardında sinek kızartıcıya yakalanan sineğin çıkarttığı sağır edici cızırtı. Sesler dediysek Coen’ler seyirciyi diyaloğa bağımlı tutmaya da gerek duymamış, örneğin tarla sahnesinde yaklaşık on dakika boyunca uzunca bir sessizlik hakim.

golge

Filmde 5 saniye süren gölge oyunu

Carter Burwell’in mükemmel müzikleri ise sanki The Conversation’daki David Shire’a gönderme niteliğinde, tedirgin edici ve sürükleyici bir tada sahip. Filmden ayrı düşünülemez bir parça sunuyor. Sayfada dinleyebileceğiniz parça da o film müziklerinden filmin ana teması olan Blood Simple adlı parçası.

Devamı spoiler niteliğinde olabilir, dikkatli okuyun…

Senaryoda o kadar küçük detaylar gidişatı belirliyor ki, senaryo yazmak isteyen bireye pek çok şey aşılaması mümkün. Mesela Marty’nin Ray’e Abby’nin bir şeyler çevirdikten sonra “I didn’t do anything funny?” diyeceğinin ipucunu vermesi, Abby’nin de Ray’e Marty’nin psikolojik sorunları olduğunu anlattığı bölümde Marty’nin kendisine de bazen “kafadan çatlak” olduğunu söylemesi ardından Ray’in her şeyi kavradığını düşünüp harekete geçmesi ile karşısında “I didn’t do anything funny?” diyen bir Abby bulması tam anlamıyla kaotik bir ortam oluşturuyor. Dedektif Loren’in de üzerinde isminin yazılı olduğu çakmağı unuttuğunu farkettiği anda tam bunun delil olabileceğini düşünürken bir de çektiği fotoğrafın kayıp olduğunu anlaması, bunun üzerine fotoğrafı çalmaya çalışırken Abby’nin bara dönmesi ve parasal durumdan sıkışmış Ray’in kasaya saldırmış olduğunu düşünüp belki de Marty’yi Ray’in öldürmüş olduğundan endişelenmesi de başka bir örnek.

mcdormand1

Genç McDormand

Ardıl Coen filmlerinde de görebildiğimiz bu örüntü, filmdeki her karakterin kendi senaryosuna göre yaşamasına izin verirken seyirciyi de olaylara kuşbakışı bakan güzel bir yere yerleştiriyor. Tüm bu karışıklık ise filmin sonundaki koca bir kahkaha ve ölmekte olan birinin yaptığı son espri ile sonlanıyor. O an bile herkesin neyin ne olduğunu anlayamadığına son bir kez tanıklık ediyoruz.

Bu hikaye yapısının sonucunda filmdeki tüm parçaları birleştirebilen sadece ama sadece seyirci olabiliyor. Bu mucizeyi daha ilk filminde yakalayan Coen’lerin benzer tarzda çektiği filmlerin her biri özgün ve izlenmesi gereken filmler. Coenlere yabancı olanlara bu ilk film başlangıç için tavsiye edilebilir, ayrıca Coenlerin benzer filmlerini izlemiş kişiler de ne acemilik ne bir çiğlik gözlemleyebileceği bu ilk film ile ikiliye saygıları artabilir. İzlenmesi gereken bir film.

Body of Lies (2008) – Ridley Scott’ın dünden kalma yemeği

body-of-lies-poster

Film aslında vasat baştan belirteyim. Yönetmen benim en saygı duyduğum yönetmenlerden biridir ama Ridley Scott bile bu sıradan senaryoyu kurtarmaya yetmemiş. Ha, bir iki tane dahiyane kamera hareketi kurgu numarası yok değil ama ne biliyim benim dişimin kovuğuna bile yetmedi. Filmimiz son dönemlerde Holywood tarafından sıkça başvurulan bir trickle başlıyor. Nedir o diye soracak olursanız, seyirciyi tavlamak için filmin giriş skansına devasa bir patlama sahnesi koymak derim ben size. Londra’ da çok büyük bir terör eylemi yapmayı planlayan yeni peydah olmuş bir radikal dinci terör örgütününün hücre evine baskın yapılır, teröristler son anda baskını farkeder ve kendilerini havaya uçururlar. Burada çok açıdan oldukça devasa bir patlama sahnesi ile ilk şokumuzu (bence ayrıca son) yaşarız. Bu örgüt dünyanın çeşitli bölgelerinde ve yoğun olarak Amerikada sivil hedeflere yönelik bombalı saldırılar düzenlemeyi planlamaktadır. Filmimizin esas oğlanı Roger Ferris (Leonardo Kaporta) orta doğuda görev yapmakta olan bir CIA ajanıdır. Bu kardeşimiz istihbarat toplamak için kendisini maceradan maceraya, tehlikeden tehlikeye atmaktan çekinmeyen gözü kara bir karaktere sahiptir. Roger, ortadoğunun çöl kumu rengi ağırlığında renk tonlarında operasyondan operasyona koşuşturuken kendisine telefon vasıtası ile teknolojinin tüm imkanlarını kullanarak, uydudan sürekli izleyerek direktifler yağdıran Ed Hoffman’a(Resul Kıro) sürekli içinden sövmektedir. Bu ikili filmin başından sonuna kadar birbirileriyle sürekli zıtlaşarak iki kocaman adama yakışmayacak hareket ve tavırlarda bulunarak genç izleyiciye kötü örnek teşkil edeceklerdir.

Filmimizin en güzel kısmı olan ilk yirmi dakikası içerisinde çok iyi kotarılmış bolca patlama ve çatışma sahnesi izleyeceğiz. Bu süre içerisinde gözüpek ajanımız tüm o macera dolu kovalamacalar, patlamalar, vızır vızır etrafta uçuşan mermiler arasından işe yarayacak bazı bilgiler ele geçirip CIA’in yönetim kadrosuna rüştünü ispatlayacak karşılığında Ürdün de Amerikan istihbarat şubesinin başına getirilecektir. Bu bölgede ekmek aslanın ağzındadır ama bilgi aslan tarafından çoktan öğütülmüştür, genç ajanımızın işi zordur. Tam bu noktada film tıkanma ve sıradan bir casus filmi olma yolunda emin adımlarla ilerlerken bence filmin kurtarıcı unsuru olan Hani Amokachi (Mark Strong) devreye girer. Bu arada adamın soyadı tam olarak amokachi diil ben atıyorum ama buna yakın bişey hatırlayamadım şimdi. Hani, Ürdün istihbarat şubesinin başındaki tek yetkilidir ve çok kral bi adamdır. Son zamanlarda bu kadar güzel yazılmış, güzel oynanmış bir karaktere rastlamak çok zor onu da belirtmek isterim. Hani abimizin karizması falan çok sağlamdır ama bir kusuru vardır. Yılandan korkmaz yalandan korktuğu kadar. Roger kendisini ziyaret edip bin bir türlü takla atarak (adama paşam demeye kadar varır bu yalakalık) kendisinden yardım ister. Hani’nin tek bir şartı vardır yardım etmek için o da; “Bana asla yalan söylemeyeceksin” dir. Bu basit gibi görünen küçük rica ilerleyen dakikalarda oldukça gerginlik yaratacaktır.

body-of-lies-leo

Ürdün ve ABD ortaklaşa bir operasyonla teröristleri yakalama uğraşısı içerisindeyken, Ed taa Ebesinin am…. öhöm pardon… Amerikasından yan bir operasyon düzenler. Bu yan operasyonla bizim elemanların operasyon çakışınca bir çuval incir berbat olur fakat bu olayın en kötü sonucu Hani’nin Roger’a olan güveninin sarsılmasıdır. Aslında Roger’ın bu operasyondan haberi yoktur fakat gel de bunu Hani’ye anlat. Hani kız kardeşini bile emanet edecek seviyeye gelmişken bu olay vuku bulunca Rogar’a çok sert bir uyarı ile ülkeyi terk etmesini söyler. Bütün bu olaylar olurken Roger yaşadığı bir aksiyon sonucunda aldığı yara berelere pansuman yaptırmak için gittiği hastanedeki hemşireye abayı yakar. Kıza çeşitli teknikler uygulayarak yazılır fakat kız ilk başlarda yüz vermez. Kız Roger’ı titanikteki kıza arkadan fortlayan oğlana çok benzetir ve bu cazibe karşısında yelkenleri suya indirir. Filmde politika, Irak olayları, casusluk, aksiyon derken birde aşk peydahlanır. Fakat bu aşk ileriki dakikalarda filmin finaline etki edecek bir dizi olaylar zincirinin ilk halkasıdır. Roger yediği posta ve bir dolu zılgıttan sonra çaresiz Amerika’ya döner. Burada Ed Hoffman ile olayı tartışırken aklına çok piç bi plan gelir. Plan şudur; Bir türlü ulaşamadıkları terör örgütünü sürekli kovalamaktansa örgütün kendilerine gelmesini sağlayacaklardır. Nasıl olacak peki bu? Bizim akıllılar sahte bir terör örgütü kurup, sahte eylemler yapacaklar ve dikkatleri üzerlrine çekecekler ve peşinde oldukları adamların kendileriyle kontağa geçmesini bekleyeceklerdir. Çok geçmeden planı uygulamaya sokarlar, ilk adım olarak adı terör listesinde bulunan iki farklı örgütten iki iş adamını çeşitli fırldaklıklarla bir araya getirip aynı karede fotoğraflarlar daha sonra Adana İncirlik Amerikan hava üstünde sahte bir patlama düzenlerler. Bu patlamada birsürü Amerikalıyı ölmüş gibi gösterip tüm dünya basınının dikkatin, çekerler. Eylemi bu iki iş adamı yapmış gibi gösterip teröristlerin adamlarla irtibata geçmesini beklerler. Teröristler zokayı yutarlar ve irtibata geçerler fakat plan tam çözülecekken Roger ve Ed arasındaki saçma sürtüşme yüzünden suya düşer. Roger’ın kimliği de açığa çıkmıştır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de hatun kaçırılır. Roger bu olaylar karşısında dötünden solumaktadır. Küçükken çok Cüneyt Arkın film seyretmiş olmann etkisiyle Malkoçoğlu gibi olaylara balıklama dalar. Yardım etmesi için Hani abisine gider ama olumsuz yanıt alır. Kader ağlarını örer ve bizim oğlan teröristler tarafından çok zeki bir hamleyle kaçırılır. Buradan sonrasını yazmayacağım çünki az da olsa izlemek isteyenler için heyecenını kaçırmak istemiyorum. Ama dayanamıyacağım söyliyecem… kız ölüyor…. şaka şaka ölmüyor..ama ölüyo da olabilir… merak eden izlesin… zaten çok fazla bi olay olmuyo ondan sonra…

Şimdi gelelim bu filmi seyretmelimiyiz? yoksa seyretmemelimiyiz? sorularının cevaplarını aramaya. Bir kere şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki film casusluk filmi türüne hiçbir yenilik getirmiyor. Yönetmen Ridley Scott’ın filmografisinin en zayıf filmi. Hani karakterini oynayan Mark Strong hariç oyunculuklarda hiç bir nane yok. Esas kız güzel değil, bu arada bir dip not Ayşe demişken, Ayşe karakterini oynayan İranlı aktrist kızcağız Golshifteh Farahani’nin filmde saçı açık göründüğü için ülkesine girişi yasaklanmış, aforoz edilmiş yazık. Kısacası bu filme gitmek için tek bir neden sayabilirim o da; eğer akşam son matineye gidip de o saatte bunun haricinde gidilebilecek Muro’dan başka film olmamasıdır.
Son olarak buradan tüm Ridley Scott hayranlarına bir çağrıda bulunmak istiyorum. Haydi arkadaşkar kraliçeyi mail yağmuruna tutup Ridley abi’nin Sör ünvanının alınmasını talep edelim, belki ünvanını geri alabilmek için iyi bir film çeker.